8 Kasım 2019 Cuma

GÖKTÜRKLER


GÖKTÜRKLER


I. Göktürk Kağanlığının kurucusu Bumin Kağan, Kağanlığın Batı bölgesinin yöneticisi kardeşi İstemi, II Göktürk Kağanlığının kurucuları güçlü lider ve başkomutan İlteriş ve oğlu Bilge Kağan ile (4) Göktürk Kağanına yabguluk ve başkomutanlık yapmış Tonyukuk ve yine ünlü başkomutanlardan Kül Tigin hakkındaki bilgilere, Orhun Yazıtları olarak adlandırılan taş yontma kitabelerden ulaşılmıştır.
Çin kaynaklarına göre Göktürkler, Hun neslindendir.[Bichurin N.J. 1950; Aristov N.A. 1896, 290]
Hunlar bölümünde anlatıldığı üzere, Prof. M. Zakiev, Hun İmparatorluğunun sona erdiği fikrine katılmamaktadır. MS 552 yılında Susan/Jujan’ları deviren Hun neslinden gelen Bumin Kağan, Hun topraklarının yönetimini üstlenmiş, Göktürk Kağanlığı adı altında Hunlar yeniden Avrasya’nın hâkim gücü olmuştur.
Göktürk Kağanlığı kuruluncaya kadar boy isimlerini kullanan Saka-İskit/Hun kabileleri olarak anılan Türk dili ailesine giren diller konuşan halklar, I.ve II. Göktürk Kağanlığı dönemiyle birlikte Türk adını kendi boy isimleriyle birlikte kullanmaya başlamışlar, İslami Hilafet Devletleri zamanında da Müslüman Araplar tüm Türk dili konuşan halkları Türk adıyla anmış, 11 yüzyılda da Karahanlı Türklerinden Kaşgarlı Mahmut  “Divan Lügat-it-Türk” adlı eserinde Türk dili konuşan tüm halkları Türk olarak adlandırmıştır. [Prof. M. Zakiev, 2002]
Hun İmparatorluğunun, Göktürk Kağanlığı adı ile yeniden ortaya çıkması, bir taraftan Güney ve Kuzey Türklerinin yeniden aynı Devlet çatısı altında toplanmasını sağlarken, diğer taraftan Göktürklerin baskısıyla da olsa, Kuzey Türklerinde de hareketlenmeye yol açmış ve Avrupa Hun İmparatorluğunun da 100 yıl sonra yeniden canlanmasını, Avrupa Hun topraklarının önemli bir kısmında Avar Kağanlığının ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Çeşitli tarihçiler Göktürklerin tarihi ile ilgili anlatımlarını kendi tarih anlayışları doğrultusunda anlatmaktadır. Örneğin, Göktürk Kağanlığının dağılmasını müteakiben ortaya çıkan Oğuz Yabgu Devleti nedeniyle o bölgedeki varlıkları üstü örtülemez/görünür hale gelen Oğuzların, o bölgeye Altaylardan gelerek 7.yy’dan itibaren yerleşmeye başladıkları, bir başka deyişle, bütün Türklerin MS 5.yy’dan sonra ortaya çıktığı hikâyesini destekleyen bir tarihten başlatarak anlatmaktadır.
Hâlbuki Oğuzlar, yazılı tarih zamanlarındaki kayıtlardan bilindiği üzere Kimmer ve İskitler zamanından beri bu bölgede ve Kafkas-Karadeniz steplerinde yaşamaktadırlar. Prof. M. Zakiev, tarihi kayıtlarda Sarmatlar’ın, çeşitli kabilelerden oluştukları ve bunların arasında en önemlilerinden birinin Yazular (Oğuzlar) olduğunu belirtmektedir. Anatole Klyosov, Ashkenaz Yahudileri kaynaklarının, İskitleri Ashguzes/Ishguzes olarak adlandırdıklarını, bunların Türkçe karşılıklarının Az-kişi (As halkı) veya As-guzes (As boyu), Ases anlamına geldiğini belirtmektedir. Bilindiği üzere genelde az/as/uz boyları Oğuz boylarını ifade etmektedir. Yine, Galina Shuke “Were the Latvians Türks?” [Daugavpils, 2010, ISBN 978-9984-49-046-5] isimli makalesinde, Türklerin MÖ 900 yıllarında Baltık denizi kıyılarına geldiğini ve Latvia (Letonya) dilinin Türk dili hem de Oğuz Türkçesi temeline sahip olduğunu 50 sayfalık makalesinde dil bilimi yöntemleriyle açıklamaktadır.  Hal böyleyken, Eurocentrist ve Sovyet Rusya tarihçilerinin esas alınması sonucunda, Oğuzların, Altaylardan gelerek MS 7.yy’dan itibaren Hazar-Aral bölgesine yerleşmeye başladıklarından bahsedilebilmektedir.
Göktürk Kağanlığının dağılmasıyla da, Kırgız stepleri ve Kuzey Türkistan bölgelerini kapsayan topraklarda Kimek, Kıpçak ve Kumanlar ile Oğuzların içinde yer aldığı Kangar Konfederasyonu (MS 659-750), Türkistan’ın doğusundaki topraklarda Türgeş Kağanlığı (MS 699-766) Kafkas-Karadeniz düzlüklerinde Hazar Kağanlığı (MS 618-969) ile Büyük Bulgar Devleti (MS 632-655), Güney Türkistan bölgesinde Karluk Yabgu Devleti (MS 756-940) ve iç Asya’da Uygur Kağanlığı (MS 740-840) ortaya çıkmıştır. Bu Kağanlık ve Federasyonlara bağlı boyların tümünün, asırlar boyunca yaşadıkları bu topraklara MS 5.yy’dan sonra geldiklerini iddia etmek inandırıcı bir tarih anlatımı olmamaktadır.
Sovyet tarihçi Lev Gumilev, Türklerin MS 5. ve 6. Yüzyılda Altay dağları veya Orta Asya civarında ortaya çıktığı, I ve II Göktürk Kağanlığını kurduktan birkaç asır sonra kaybolmalarına rağmen, Türk adı ve dilini birçoğu Türk olmayan halklara miras bıraktıklarını [Gumilev L.N. 1967, 4] ileri sürmektedir. Bu görüşteki tarihçiler, MS 5. ve 6. yüzyıllarda ortaya çıkan göçebe Göktürklerin, Avrasya coğrafyasındaki birçok ‘Hint Avrupa dili konuşan uygar halka’ Türk adı ve dilini kabul ettirmelerini de “Elite Dominance Theory” adını verdikleri teoriyle açıklamaktadırlar. Hâlbuki tarih aksini söylemekte, göçebelerin her hal ve şartta yerleşik-çiftçi toplumların içinde asimile olduklarını göstermektedir. Gen araştırmaları da bunu doğrulamakta, Türklerin Avrasya halkları içinde asimile olmaları-kaynaşmaları sonucunda günümüz Avrasya halklarının oluştuğunu göstermektedir.

Göktürklerin Kurucu Boyu

Dünyada kurulan her eski uygarlığı Hint-Avrupa (Aryan) uygarlığı addeden bazı Eurocentristler, Uygur Tarım bölgesindeki Tokar ile Sibirya-Altay bölgesindeki Pazırık Kültürlerinin Hint-Avrupalılar tarafından oluşturulduğu, Kimmerler-İskitler-Sarmatlar-Alanların hatta Hunların Hint-Avrupalılar olduğu biçimindeki iddiaları yanında, Göktürklerin kurucu kabilesinin de Hint-Avrupalı olduğunu iddia etmişlerdir.
Son yıllarda yapılan tarih araştırmaları ile gelişen gen biliminin tarih alanında da kullanılmaya başlaması sonucunda, bu iddiaların tümünün asılsızlığı ortaya çıkmıştır.
Gen araştırmaları, Asena/Asana/Asina klanının da, Altay-Sibirya-Türk kökenli olduklarını göstermiştir. Asena klanı hakkında çeşitli kurguların yer aldığı Wikipedia “Ashina” sayfasının son nüshalarında (örneğin 27.07.2015 tarihinde sayfa ziyaret edildiği dönemde) yer almamasına karşın, DNA Analiz bölümünün yer aldığı 26 Eylül 2014 nüshasında “Ashina” neslinin (R1) ata-geni (R1a, subclade Z2123 +, subbranch Y2632 + Y2633) taşıdıklarının tespit edildiği belirtilmektedir.
Asena klanının (Q1b) Y-DNA Haplogrubu taşıdığını ileri süren kaynaklara da rastlanmaktadır. Her halükarda Asena klanının Altay-Sibirya-Türk kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Göktürklerin Merkez boyu isminin de “Asena” neslinden “Türkut” boyu olduğu Orhun Yazıtlarında da yazılıdır.
Göktürklerin Türk olmadığı iddiasında bulunanların “Asana/Asena/Asina” ismini tartışmaya açtıkları görülmektedir. Böylelikle kendi devletlerine Göktürk ismini koyan Boy’un aslında Türk olmadığını kanıtlamaya çalışmışlardır.
Asina isminin hiçbir Türk kaynağında yer almadığı ve bu ismi ailenin prensleri dışında kimsenin bilmediğinden yola çıkarak başlattıkları bu kurgular konusunda, Japonya Osaka Üniversitesi Antik Türk Tarihi Profesörü Takashı Ōsawa, “A hypothesis on the etymology of the Old Turkic royal clan name Ašina/Ašinas and the transformation process in the early Abbasid period” isimli makalesinde;
Göktürklerin Hanedan ailesinin ismi hakkında çeşitli hipotezlerin bulunduğunu, bunlardan birinin S.G. Klyashtorny tarafından ileri sürülen, Çin formundaki “Asina” isminin Hint-Avrupa (Aryan) kökenli olduğu hipotezi olduğu, bu hipotezi “Asina” isminin Çin kaynakları Zhoushu-50 ve Suishu-84 dışında başka herhangi bir Türk kaynağında yer almamasına dayandırdığını, 1994 yılında ileri sürülen bu iddiadan sonra 1997 yılında uluslararası bir grubun MS 586 yılına tarihlenen Bugut kitabesi adı verilen bir yazıtta “Asinas” ismini okuduğunu, yine MS 821 yılına tarihlenen Karabalgasun kitabesinde “Asinas” ismine rastlandığını, 2006-2008 yıllarında kendisinin de içinde bulunduğu bir grubun Khör-Asgat (Ike-Askhete) isimli antik sit alanında Radloff tarafından da yayınlanan bir kitabede “Asinas” isimini okuduklarını, tüm bunların Klyashtorny’nin teorisinin dayanağının yanlış olduğunu gösterdiğini,
Bunun yanında, “Notes Additionnelles sur les Tu-Kiue (Turcs) Occidentaux” isimli makalesinde É. Chavannes’ in; Abbasi Halifesi Mu’taṣim döneminde (MS 833–842) Türk General “Ašinās al-Turkī” ismine rastlandığını belirttiğini, diğer bir tarihçi P. B. Golden’ın “Irano-Turcica: The Khazar sacral kingship revisited” isimli yayınında, Arap kaynaklarında yer alan Asnas, Asinas, Ansa, Saba, Sana, Saya isimlerinin Göktürk hanedan ailesi “Asina/Asinas” isimlerinin değişik formları olabileceği açıklamalarında bulunduğunu,
Ašïnas sözcüğünün sonundaki (s/as) ekinin de, eski Türk yazıtlarında rastlanan Kangaras ve İsbaras sözcüklerinde de kullanıldığı gibi çoğul eki de olabileceğini,
(Not; S.G. Klyashtorny tarafından ileri sürülen, “Asina” isminin Hint-Avrupa kökenli olduğu biçimindeki hipotezinin dayanağının yanlışlığını gösteririken Takashı Ōsawa’nın da yeni bir yanlış ihtimal-hipotez ileri sürdüğü görülmektedir. Şöyle ki; Kangar+as, İsbar+as sözcüklerinde kullanılan “s/as” ekleri çoğul eki olmayıp, (s, as) ekleri As-ia, As-ya = As’ların ülkesi” açılımında olduğu gibi “As” anlamında, Asyalı anlamındadır.)
Profesör Takashı Ōsawa devamla; Kendi morfolojik değerlendirmesinin Çin formunda “A-ši-na” kelimesinin Göktürk aristokratlarının Sogdian alfabesi ve dilini de kullanmalarından dolayı bu kelimenin İrani dillerin ses uyumuna uymaması nedeniyle Sogdian ses uyumuna uydurularak “ašinas” olarak yazıldığını,
Çin kaynaklarında, A-ši-na teriminin, Türklerin kadın soyunun ismi olduğunun da belirtildiğini, bu kapsamda eski Çin kaynaklarında Hunların kadın soyunun da “´ât-zie” olarak yer aldığını, bu kelimenin türemiş formlarının  *aš / eš, *azhi / *ezhi < *ašïn / ešin ve *azhïn / *ezhin olduğunu, bunların tümünün de Altay dili karakteri taşıdığını belirtmektedir.
Bu tür hipotezlerin sürekli bir diğerinin geçersizliğini göstermeleri dışında, birçok tarihi kaynakta As/Asena/Asana sözcüklerinin Türklerle birlikte anıldığı görülmektedir. Örneğin;
  • İskenderiye’de MS 1.yy’da yaşamış bilim adamı ve coğrafyacı Ptolemy, dişi Kurt’un emzirmesiyle hayatta kalan bir liderin neslinden geldiğine inanan “As-man” isimli bir halkın Volga/İdil nehrinin doğusunda yaşadığını yazmaktadır. [Ptolemy VI, 14, 177 CE]
  • Anatole A. Klyosov, Ashkenaz Yahudileri kaynaklarının, İskitleri ve Kimmerleri Ashguzes/Ishguzes olarak adlandırdıklarını, bunların Türkçe karşılıklarının Az-kişi (As halkı) veya As-guzes (As boyu) anlamına geldiğini belirtmektedir.
  • M. Zakiev, MÖ 1.yy Çin kaynaklarında, Türklerin atalarının isminin “Asana” olarak belirtildiğini ve bu ata klanın, soylu anlamına gelen Çin’ce ‘guychjun’ kelimesi ile birlikte anıldığını [Süetszun Chjen, 1992. Türkic History, Pekin, 808 Pp.] açıklamaktadır.
  • Zeki Velidi Togan, Timurlenk’ in kabilesi Barulas (Barula-as = Barlas) kabilesinin de “as” kabilelerinden olduğunu, ‘Barula’nın erdemli anlamına geldiğini belirtmektedir.
  • Türklerin Türeyiş Efsanesinin anlatıldığı Tibet kaynaklarında, “Antik Türklerin atalarının bir komşu kabilenin baskınına uğraması sonucunda 10 yaşında bir çocuğun sağ kaldığı, bir dişi Kurt’un bu çocuğu düşmanlarından koruduğu ve bir mağarada sakladığı, dişi Kurt’un 10 erkek yavrukurt doğurduğu, dişi Kurdun kurtardığı çocuğun da, bu Kurt ailesinin ismi olan “Asena” ismini alarak bu yavrukurtların lideri olduğu” anlatılmaktadır.
  • Antik çağlarda Türk dili konuşan halkların, Kurt’u iyi bir alamet/işaret olarak kabul ettiği, Hunlar, Göktürkler, Uygurların ‘Kurt’u bir amblem olarak kullandığı, Oğuz Kağan Destanında da ‘Kurt’un yol gösterici/rehber olarak yer aldığı görülmektedir.

Göktürk İsmi ve Gökbayrak

Eski Türkçe’de en çok kullanılan seslerden biri olan “Q” sesi, Türkçe diyalekt ve şivelerde yerine göre; bazen “K” bazen “Kh ve H”  bazen de “G” olarak ifade edilmekte veya okunmaktadır. Bu nedenle de, Han/Khan/Kaan, Angara/Ankara, Göktürk/Köktürk telaffuzları veya okumalarının ortaya çıktığı görülmektedir.
Günümüz Oğuz Türkçesinde Gök ve Kök okumaları/telaffuzları net iken, eski Türkçe dilinde, Gök ve Kök sözcüklerinin söylenişi, ince bir telaffuz farkıyla aynıdır. Cümle içinde, bu ince telaffuz farkıyla yerine göre kökü anlatmak, yerine göre göğü anlatmak için kullanılmıştır.
Her şeyin tanrının (Göklerdeki Tengri’nin) eseri olduğuna inandıklarından, kurdukları Devlete de Göktürk isimini vermişlerdir. Kurt başı amblemli Gök renkli bayraklarında da; hem eski Türklerdeki Gök Tanrı inancı, hem de Türklerin türeyiş efsanesi anlatılmakta, hem göğe hem köke atıfta bulunulmaktadır.
“…Gök tanrı inancı dünyanın en eski tek tanrılı inancı olup, bu inanca göre tanrı göklerde oturmakta, bu nedenle Türk dili konuşan halklar için, Turkuaz (Turquoise) rengi kutsallığın sembolü ve yaratanın sürekli hatırlatıcısı olarak kabul edilmiştir…”
[H. B. Paksoy, University of Oxford]
Göktürkler dönemi ile birlikte Türk dili konuşan halklar sadece Türk adını değil, Göktürklerin Gökbayrağını da benimsemişlerdir. Tarih içinde Göktürkler, Hazarlar, Selçuklular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Timurlular, İdil-Ural Devleti ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti Devlet bayrağı olarak Gökbayrak kullanmışlardır. Günümüzde de Gagavuzlar, Uygurlar, Irak Türkmenleri ve Kırımlılar Gökbayrak kullanmakta, Türkmenistan Turkuaza yakın bir renkte, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kabardin–Balkar, Karaçay-Çerkesya, Başkurtistan, Karakalpakistan, Nahçıvan, Dağlık Altay, Tuva, Yakutistan bayraklarında da gök rengi hâkim renk konumunda bulunmaktadır.
Türkler için gök rengi yanında Ar-al, Al-tay, Ur-al isimlerinden de görüldüğü gibi, Al rengi de çok önemlidir. Türk bayraklarının ya al renkli ya gök renkli olması bile tarihe ışık tutmaktadır. Günümüz Anadolu Türklerinin Al Bayrağının rengi şehitlerimizin kanını, Hilali Bağımsızlığı, Yıldızı da Şehitlerimizi temsil etmektedir.

Kurt Mitolojisi

Tarih içinde çeşitli Türk boylarının, çeşitli zamanlarda çeşitli coğrafyalarda çok farklı semboller kullandıkları, bunların içinde bazı boyların güneş sembolü, bazılarının Aslan, bazılarının Kurt, bazılarının Boğa, Şahin, Kartal, bazılarının ana geçim kaynakları olan Koyun sembolünü de kullandıkları, hatta her boyun, boylar içindeki bölüklerin bile ayrı ayrı sembolleri, tuğları olduğu bilinmektedir. Türklerin böyle konuları günümüzdeki siyasi partilerin kullanmalarındaki veya bir spor kulübü arması mahiyetinde gördükleri sayısız örnekten anlaşılmaktadır. Bir taraftan da, bunlara bazı anlamlar yükledikleri de görülmektedir.
Bu bağlamda, Kurt mitolojisinin, Türklerin Türeyiş Efsanesi yanında Avrasya tarihinin anlaşılması için önem taşımakta olduğu da görülmektedir. Türk dili konuşan halkların Asya, Avrupa, Amerika ve Afrika kıtalarına yayıldığı ve çeşitli halkların oluşumuna katkıda bulunduğu gen bilimi araştırmaları ile kanıtlanmıştır. Türklerin gittikleri coğrafyalara Türeyiş Efsanesine dayanan “Kurt” mitolojisini de götürdükleri, Türk dili konuşan halkların karışmasıyla oluşan halklarda Kurt mitolojisinin de hâkim mitolojilerden biri haline geldiği belirtilmektedir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden bu yana Türk dili konuşan halklarla ilgili oldukları öne sürülen ve Kurt neslinden geldiklerine inanan Roma’nın kurucu kabilesi Etrüsklerle ilgili olarak Cristiano Vernesi ve arkadaşlarının MÖ 7.yy ve MÖ 2.yy Etrüsk iskeletleri üzerinde yaptıkları gen incelemeleri sonucunda, [The Etruscans: A Population-Genetic Study, Am J. Hum. Genet. 2004] Etrüsklerin gen yapılarının en çok Türklere benzediği ortaya çıkmıştır.
Avrupa halklarından Etrüskler gibi Dacian’lar, Celt’ler, Yunanlılar, İngilizler, İrlandalılar, Fransızlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovaklar, Macarlar, Romenler, Finler, Kievan Ruslar özellikle İskandinav halkları Vikingler ve Almanlar için “Kurt” çok önemli bir mitolojik unsur olmuştur. Japon araştırmacılar tarafından hazırlanmış ve internet ortamında yayınlanmış olan “Descended from Wolves: Wolf Symbolism Around the World” isimli çalışma ve linkleri yeryüzündeki Kurt mitolojisinin yayıldığı alanları göstermektedir. Aşağıdaki paragraflardaki Kurt mitolojisi ile ilgili özet alıntılar ve haç taşıyan Kurt başlı insan gravürün görüntüsü sözü edilen bu araştırmadan alınmıştır:
24Yunan şehri “Lycopolis” kurtların şehri anlamına gelmektedir. Aynı şekilde Almanya-Wolfsburg şehri kurtların şehri, “Frau” ve “Fraulein” Asena (dişi kurt) anlamındadır. İskandinav, Anglo-Sakson ve Alman halklarının, Kurtla alakalı olan baş tanrıları “Odin”in neslinden geldiklerine ilişkin efsaneleri bulunmaktadır. Norveç/Viking “Valhalla” mitolojisi kurt savaşçılarla ilgilidir. Almanya gibi Fransa’da özellikle Gaul’da kurda dönüşme efsaneleri bulunmaktadır. İngiltere’de Druid kültürü de bu kapsamdadır. Hitit dilinde Alman sözcüklerine benzer, ‘daos’ gibi kurtla ilgili sözcükler bulunmaktadır. Almanlar bu sözcüklerden dolayı bir dönem Alman-Hitit bağını araştırmış, ‘daos’ sözcüğünün Dacian ismiyle alakalı olduğu, Hititlerin Dacian-Celt’lerin bir bölümü olduğu anlaşılmıştır. Kurt kardeşliği fikri Celt, Dacian, Druid ve Gotlar tarafından Alman halklarına aktarılmış ve Osmanlılara karşı Avusturya, Macaristan ve Romanya’nın direnişleri, aralarında kurdukları kurt kardeşliği fikrine dayanmıştır. Litvanya’nın başkenti “Vilnus”, Grand Dük Gediminas’ın rüyasında demir bir Kurt’un uluduğunu gördüğü bölgede inşa edilmiştir.
Hırvatların, bir askerin bir dişi Kurt ile evlenmesi ve iki çocukları olması ile ilgili efsaneleri vardır. St. Patrick, İrlanda’ya Hristiyanlığı yaymaya gittiğinde büyük bir topluluğun kendisine karşı kurtlar gibi uluduğunu anlatmaktadır. Hristiyanlıkta “Koyun” sadakatin sembolü olarak kabul edildikten sonra “Kurt”un şeytanı temsil ettiğinin kabul edilmeye başlanmasına rağmen, Ortodoks kiliselerinde Kurt başlı insanların haç taşıdığı gravürlerle bazı halkların (Romanya/Dacia) Hristiyanlaştırılmaları sağlanmıştır.
Antik Mısır’da “savaş tanrısı” anlamına gelen, bazı araştırmacılar tarafından ise Ordunun ilerlemesi için önündeki zorlukları temizleyen bir anlamda Oğuz Destanında olduğu gibi rehber anlamını taşıdığı belirtilen “Wepwawet” isimli kurt başlıklı savaşçılar firavunların av arkadaşıdır. “Wepwawet”in oğlu olan “Asyut” da antik Mısır tanrılarındandır. “Set” adlı tanrının oğlu Çakal ise, ölüme/yeraltı dünyasına giden yolu açandır. Antik Mısır gravürlerinde “Wepwawet” çiziminin “beyaz veya boz kürkle” ve askeri kimliğini gösteren elinde taşıdığı askeri bir aletle çizilerek Çakal çizimlerinden farklılaştırıldığının görüldüğü belirtilmektedir.
Amerika yerlilerinde de Kurt mitolojisinin daha çok Oğuz Kağan destanında olduğu gibi yol gösterici-rehber anlamında kullanıldığı görülmektedir. Kuzey Amerika yerlileri için “Sirius” yıldızının ismi (yol gösterici)  “Kurt Yıldızı”dır. Antik Meksika’da insan kurban etme törenlerinde kurban edilen insanlar, tanrılara giden yolu göstermesi için kurtlarla (rehber) beraber gömülmüştür. Güney Amerika Peru’da halüsinasyon etkili maddelerle kurda dönüşme seansları gerçekleştirilmektedir. Alaska yerlilerine göre de Kurt bir rehberdir. Bazı yerli kabileleri deniz kadını “Nuliayuk”un evinin Kurtlar tarafından korunduğuna inanmaktadır. Navajo’lar ise Kurt başlığı takmış cadılardan çok korkarlar.
“Kurt” kavramını antik zamanlardan beri en olumsuz kullanan halk ise İranlılar ve İran kültür sahasına giren halklardır. Buna rağmen, Gürcistan’a İranlıların yerleşimi sonrası İran kültürünün etkisiyle olumsuz bir anlam kazandığı görülen “Kurt”un ilk dönemlerinde Kart ve Svan Gürcüleri için olumsuz anlam taşımadığı anlaşılmaktadır. Eski İran dilinde “Gorg” sözcüğünün Kurt, “Gorgan” sözcüğünün Kurtların bölgesi, Gürcü Kralı “Gorgasar”ın Kurt başlı anlamına geldiği, İranlıların Gürcistan’a verdiği “Gorgan” ve “Gorjestān” isminden yola çıkarak Hristiyanların Gürcistan’ı “Georgia” olarak isimlendirdiği belirtilmektedir. Svanlar, Kurtların bir sihir gücüne sahip olduklarına ve bu gücü kullanarak insanları koruduklarına inanmakta ve Kurtları ailenin bir üyesi olarak kabul etmektedir. Kendisi de bir Svan olan Saint George’un Kurt Mitolojisini kullanarak Svanları Hristiyanlaştırdığı belirtilmektedir. Araştırmacılar bütün bunların MS 5.yy’da Gürcistan’da büyük bir kimlik kargaşası bulunduğunu gösterdiği fikrindedir. Gürcistan’a İranlıların yerleşimi sonrası “Kurt” isminin yerini, yine Türkçe bir kelime olan “Aslan” ismi almıştır.
Gürcülerin “Puldu Kaldana” destanında da insana dönüşen Kurtlar, insanlara hayvan dilini öğreten bir konumda olup, olumlu anlam taşımaktadır. İrani dille alakalı sayılan dilleri konuşan halklardan “Kurt”a olumsuz anlam yüklemeyen halklardan birinin de, yolculuğa başlamadan Kurtlara doğru koşmanın iyi şans getirdiğine inanan, Tacikistan ve Güney-Batı Hazar bölgesi Kürtleri olduğu görülmektedir.
“Descended from Wolves: Wolf Symbolism Around the World” isimli makalede anlatılanlardan, İslamiyet öncesi veya İslamiyet’in kabulü sonrasında İran kültür etki sahasına giren Türk dili konuşan halklar için de, Kurt’un olumsuz anlam kazandığı anlaşılmaktadır. Örneğin bu makalede, İran’daki Gilaki (Gelon) kabilelerinin “Kurt” sözcüğünü hiç kullanmadığı ve koyunları yediklerini belirtilerek “Kurt”u İrani sözcük ile Janvar/Canavar olarak adlandırdıkları yer almaktadır. Yine bu makalede anlatılanlardan, Türk dili konuşan zamanla İrani dil sayılan dilleri konuşmaya başlayan Pamir halklarının ise, “Kurt” sözcüğünün Türkçe veya İrani isimlerini bile kullanmadıkları gibi “Kurt”u başka dillerde “lanetlenmiş” anlamına gelen kelimelerle adlandırdıkları belirtilmektedir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra İngilizler, Atatürk’ün Kurt Mitolojisini kullandığını belirterek, Cengiz Han’ın Gökkurt neslinden geldiği inancının kökenini, Tibet rahiplerinden sormuş, Tibet rahipleri de, Cengiz Han’ın Kurt mitolojisini Türklerden aldığı cevabını bir mektupla İngilizlere bildirmiştir. Söz konusu mektup internet ortamında yer almaktadır.

Göktürklerde ve Oğuz Destanında Kurt Mitolojisi

Çin kaynaklarında (Book of Zhou), Göktürklerin gök rengi bayraklarında altın renginde Kurt amblemi olduğu, Göktürklerin dişi bir kurdun doğurduğu on çocuktan birinin neslinden geldiklerine inanmaları ve bunun unutulmasını istemedikleri için bayraklarına kurt amblemini koyduklarını söyledikleri yazılıdır.
Çin kaynağının İngilizce tercümesinde Dişi Kurdun rengi İngilizce “Grey” Türkçesi “Gri, Boz” olarak belirtilmektedir. Bu efsane Kurt’un adı “Bozkurt”tur.
25
Türeyiş efsanesindeki efsane kurdun on çocuk doğurduğu, bizzat Göktürkler tarafından on çocuktan birinin Göktürkler olduğu söylendiğine göre, diğer 9 çocuk ta diğer Türk boylarıdır.
Hem Türklerdeki Gök Tanrı inancını hem de Türklerin türeyiş efsanesini işaret eden Göktürk isminin ve Göktürklerin Kurt amblemli Gök Bayrağının, o dönemdeki Türkler için çok şey anlatması, çok şey çağrıştıran bir anlamı olması nedeniyle de dönemin Türk dili konuşan tüm halkları, bu ismi hemen benimsemiştir.
Yine Çin kaynaklarında, Türk boyları birliğinden oluşan Göktürklerin nerede ortaya çıktıkları konusunda dört bölgeden bahsedilmekte, bunlardan birinin de Kuzey Hunları bölgesi olduğu belirtilmektedir. Kuzey Hunlarının bölgesi de Altay-Sibirya bölgesidir.
Eski Çin kaynaklarına göre, Altay dağları bölgesinde yaşayan Kuzey Hunlarının adı önce “So” halkı iken daha sonra Kuman, Kırgız, Chu-kshi ve Türk adı altında dört kabileye ayrılmıştır [Aristov N.A. 1896; Zakiev M.Z. 1977].
Oğuz Kağan Destanında “Karluk” boyuna isim verilme bölümünde geçen olaylar şu şekilde anlatılmaktadır; “Oğuz-Kağan baktı ki, erkek kurt önden gider, Ordunun öncüleri, Gökkurt’u gözler gider. Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi, Alaca aygırını, çabucak binmiş idi. …Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi, Soğuğun şiddetinden, başı da ap ag idi.” [Bahaeddin Ögel, Milli Eğitim Bakanlığı – Eğitim Dizisi, “Türk Mitolojisi – I”] şeklinde olayların anlatımı sürmektedir.
Konumuz açısından önemli kısmı ise, Destanın bu bölümündeki olayların geçtiği bölgenin buzlarla kaplı dağlardan oluşan bir bölge olması ve Gökkurt’tan söz edilmesidir. Kısaca, Türk tarihinde “Bozkurtlar” yanında “Gökkurtlar”ın varlığını da göstermektedir.
26
Göktürk Kağanlığının MS 552 yılında kuruluşundan Bilge Kağan’ın MS 734 yılında ölümü sonrasında dağılmaya başladığı dönem, tarihçiler tarafından I. Göktürk Kağanlığı ve II. Göktürk Kağanlığı olarak iki safhada incelenmektedir.

I. Göktürk Kağanlığı:

Susan (Jujan) Hanedanlığı döneminde Asya Hun Konfederasyonunun kabile reisleri arasında yer alan Bumin Kağan, MS 546 yılında Uygur ve Tiele boylarının isyan hazırlıklarının duyulması üzerine Susan (Jujan) hanedanı tarafından isyanı bastırmakla görevlendirilmiş, verilen görevi başarıyla tamamlayan / bazı tarihçilere göre ise isyancı kabilelerin liderlik teklifini kabul ederek isyanı başlatan Bumin Kağan, Susan (Jujan) hanedanı reisini tahrik etmek için kızını istemiş, Asana/Asena/Türkut boyunun Hunların demir ve metal işlerini de yapması nedeniyle “sen benim demircimsin, dengim değilsin” cevabını alması üzerine Susan (Jujan) hanedanını devirmiştir.
Bumin Kağan, “Kağan” unvanıyla kendisini tanımlamış, Devletin adını da “Göktürk Kağanlığı” olarak adlandırmıştır. “Kağan (Khan), baba anlamına gelen Türkçe “Qan” ismi ile alakalıdır.”  [Prof. M. Zakiev, 2002]
Hunlar gibi önceki Türk Devletleri, göçebe konfederasyonu olarak adlandırılan, çekirdeklerinde güçlü bir ailenin yer aldığı kabile reislerinden oluşan bir meclis tarafından yönetilmekte iken, kabile reisleri meclisinin yetkilerini Kağan’ın uhdesinde toplayan yeni devlet düzenine, yarı-merkezi devlet sistemine geçilmiştir. Yine göçebe kabilelere dayanmasına ve uzun yıllar içinde oluşmuş olan törelerin geçerliliği bulunmasına rağmen kabile reisleri meclisinin yetkileri, Kağan’ın yetkileri haline getirilmiştir. Ayrıca, devletin bürokratik işlerini yürütmek üzere Çin’den bu işlerden anlayan insanların getirilmesi bu dönemde başlamış, ipek yolu tüccarlarının ve bağlı devlet haline getirilen doğuda Mançurya, batıda Baktria gibi birçok devletin vergilendirilmesi işlemlerinin düzenli bir biçimde yapılması sağlanmıştır. [New World Encyclopedia]

27
Batı Göktürkleri: Koyu kırmızıyla belirtilen alan etki alanını, açık kırmızıyla belirtilen alan doğrudan Göktürk topraklarını göstermektedir. Doğu Göktürkleri: Koyu maviyle belirtilen alan etki alanını, açık maviyle belirtilen alan doğrudan Göktürk topraklarını göstermektedir.
Yabgu unvanı verilen Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi, Kağanlığın Batı bölgesinin yönetimiyle görevlendirilmiş, İstemi, Jujan/Susan ailesinin yanlarına sığındığı Ak Hun Devletine son vermiş, MS 576 yılında Kırım sahillerinde Bizans limanlarına ambargo uygulamış, ordusu MS 590 yılına kadar Kırım yarımadasında ikamet etmiştir. Bu bölgede yaşayan Hazar Türkleriyle yakın ilişkiler kurmuş, Hazar Türkleri Göktürklerin Budun beyi/Uç beyi olmuştur. MS 588 yılında Göktürklere bağlı Devletlerden Baktria nedeniyle Sasanilerle savaşmıştır.
Doğu cephesindeki Göktürkler ise, “Kore Goguryeo İmparatorluğu” ile dostane ilişkiler kurarak aralarındaki ticareti geliştirmişler, Kore Mançuryanın güney bölgesini alırken, Göktürkler MS 581 yılında Kuzey Çin’i vergiye bağlamıştır. [New World Encyclopedia]
Çin’in vergiye bağlanması üzerine, Bumin Kağan’ın çocukları arasında, Çin prensesinden doğmuş oğlunun Çin desteğiyle başlattığı iç çatışmalar, MS 581-603 yıllarını kapsayan bir iç savaşa dönüşmüştür. Batı bölgesinin Yabgusu İstemi’nin ölümü üzerine oğlu Tardu’da kendi Kağanlığını ilan etmiş ve Doğu Göktürklerinin üzerine yürümüştür. Yaşanan iç savaş ortamının Göktürkleri zayıflatması üzerine Çin orduları da savaşa katılmış ve I. Göktürk Kağanlığı MS 603 yılında sona ermiştir. Buna rağmen Ötüken bölgesinde toplanan “Göktürk güçleri MS 609-619 ve MS 620-630 yılları arasında Çin kaynaklarına göre 67 defa Çin topraklarına akın düzenlemişlerdir.” [Grousset, René. The Empire of the Steppes 1970]
Bu dönemde Batı Göktürkleri kendi bölgelerindeki güçlerini korumakta olup, Bizans ile ittifak yaparak MS 628 yılında Sasanilerle savaşa girmiş ve güneyde günümüzde Uygur Tarım Havzası denilen alana kadar topraklarını genişletmiş, batı cephesinde de MS 630 yılında Derbent ve Tiflis’i alarak Trans Kafkasya’yı işgal etmiş, Ermenistan’ı işgale gönderilen Çorpan Tarkan’ın karşısına çıkan geniş Sasani ordularına karşı ani saldırı ve çekilme savaş yöntemlerini kullanarak başarılı olmasına rağmen bir saldırı sırasında ölümü üzerine Göktürkler Kafkasya bölgesinden çekilmişlerdir. [New World Encyclopedia]
Tarkan-Tarhan adı geçmişken milli çorbalarımızdan, Tarkan-Tarhan adlarıyla alakalı Tarhana/Tarana Çorbasından da bahsetmek gerekmektedir. Merkezinde Hazar-Aral-Balkaş steplerinin yer aldığı bir tarafta Kafkas-Karadeniz stepleri diğer tarafta Hindukuş-Tanrı dağları hatları, tarihin başlangıcından bu yana Türklerin merkezi yerleşim yerlerinden ve Mısır ve Mezopotamya’dan sonra tarımsal üretimin başladığı, Mezar Kültürünün (Kurgan Culture) ortaya çıktığı, sayısız Türk boyuna vatan olmuş bölgelerdir. Tarhana çorbasını da Anadolu’ya  bu bölgeden Anadolu’ya yerleşen Türk boyları getirmiştir.
I.Göktürk İmparatorluğunun 603 yılında dağılması sonrasında, Kafkas-Karadeniz steplerinde Batı Göktürkleri ve Hazar Uç Beyliğinin birlikte Hazar Kağanlığını (MS 660-1050),  Kuzey Kafkas-Karadeniz stepleri ile İdil bölgesinde Bulgar ve Batı Hun boylarının Kubrat Kağan liderliğinde Büyük Bulgar Kağanlığını (MS 632-665) kurdukları görülürken, Aral-Balkaş Steplerinde yaşayan Batı Göktürk boyları olan Kangar, Kimek, Kıpçak, Kuman ve Oğuz boylarının da Kangar boyu liderliğinde Kangar Birliğini (MS 659-750) kurdukları görülmektedir.
Kangar Birliğinin doğusunda da, Batı Göktürklerin lider boylarından olan ancak Kül Tigin kitabesine göre Kangarlar’la arası iyi olmayan Türgeşler yaşamaktadır. Bölgelerine gelen Çin kuvvetleri, hem Türgeş hem Kangar Birlikleri karşısında ağır mağlubiyete uğramış ve Çin kuvvetleri bu bölgelere girememişlerdir. Türgeşler de Türgeş Kağanlığını (MS 699-766) kurmuştur.

II. Göktürk Kağanlığı:

Batı Göktürkleri bölgesinden geri çekilmek zorunda kalan Çin, Doğu Göktürk topraklarını 78 yıl boyunca denetimi altına almış, ancak, bu dönemde Ötüken bölgesinde toplanan “…Göktürk güçleri MS 609-619 ve MS 620-630 yılları arasında Çin kaynaklarına göre 67 defa Çin topraklarına akın düzenlemişlerdir…” [Grousset, René. The Empire of the Steppes 1970] MS 603 yılından itibaren Doğu Göktürk topraklarında kısmi hâkimiyet kuran Çinlilere karşı güçlü lider ve başkomutan (Şad)  İlteriş ve kardeşi isyan başlatmış ve MS 681 yılında II. Göktürk Kağanlığını kurarak Doğu Göktürk topraklarında Çin hâkimiyetine son vermiştir.
MS 681 yılından itibaren de 1878 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etmesine kadar geçen sürede Çin’in Türk dili konuşulan coğrafyada herhangi bir hâkimiyetinin söz konusu olmadığı görülmektedir. Tarihçiler, çok eski çağlardan bu yana Türk-Çin ilişkilerinin Çin açısından savunma pozisyonunda olmak ve köşeden Türk Dünyasını izlemekten ibaret olduğunu, önce Hunların, ardından Cengizlilerin Çin İmparatoru olduklarını belirtmektedir.
MS 681 yılında II. Göktürk Kağanlığını kuran Göktürklerin, güneyde Çin Seddine kadar adım adım topraklarını genişlettiği, batıda MS 705 yılında Emevî Hilafet Devletinin kontrolündeki Transoxiana sınırlarına dayandıkları, MS 712 ve 713 yıllarında ise, Emevilerle sürdürülen çok sert geçen savaşı Emevilerin kazandığı ve Bilge Kağan’ın MS 734 yılında ölümü ile de, II. Göktürk Kağanlığının dağılma sürecine girdiği görülmektedir.
II. Göktürk İmparatorluğunun dağılmasıyla birlikte de, Batı Göktürk boyları Kimek, Kıpçak, Kuman ve Oğuzların da içinde yer aldığı Kangar boyu liderliğinde Kangar Birliği kendini feshetmiş ve Oğuz Yabgu Devleti (750-1055) ile Kimek Kağanlığı (743-1050) kurulmuştur.
İslami Hilafet Devletinin, İran’da Sasani, Orta Asya’da Göktürk hâkimiyetine son vermesi, aynı kargaşa döneminde Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin ordularını mağlup ederek Çin’in kendi sınırları içine çekilmesini sağlaması, İran coğrafyası Türkleri ve Orta Asya Göktürklerinin büyük çoğunluğunun da İslamiyeti benimsemesini sağlamış, Oğuz Yabgu Devletinin de İslamiyeti seçmesi üzerine bazı oymakların Hilafet Devleti tarafından Anadolu’ya iskân edilmeleri, bazılarının da Hilafet Devletlerine asker olarak katılmaları sürecini de başlatmıştır.
II. Göktürk hâkimiyetinin sona ermesinin ardından; Doğu Göktürk boylarından Uygurlar Kutluk Han liderliğinde Basmil ve Karluk Türkleriyle ittifaka girerek iç Asya’da Uygur Kağanlığını (MS 744-840), MS 751 yılında Abbasi Hilafet Devleti-Çin arasındaki Talas savaşına Abbasi Hilafet Devleti yanında katılan Karluk Türkleri de, Güney Türkistan’da, Karluk Yabgu Devletini (MS 756-940) kurmuştur.
Uygur Kağanlığının dağılması üzerine de, bu Kağanlığın yerini, Karahanlılar Kağanlığı (MS 840-1212), Gansu Uygur Devleti (MS 848-1036) ve Budist Qocho Devleti (MS 856-1335) almıştır.
I. ve II. Göktürk Kağanlıklarının dağılması sonrasında gerek Batı Göktürk, gerek Doğu Göktürk coğrafyalarında ortaya çıkan bu Devletler ve Konfederatif yapıların, kendi geleceklerini belirlemeleri zorlaşmış, etnik kimlikler ve ittifaklar yerine dini kimlik ve ittifakların belirleyici olduğu yeni bir dönem de başlamıştır.
İslamiyet ve Hristiyanlığın tüm Avrasyayı yeniden şekillendirecek bir mücadeleye girdikleri ve bu yeni dönemin, Türk dili konuşan halkların da geleceğini belirleyecek bir niteliğe kavuştuğu görülmektedir.

HUNLAR


HUNLAR

Ural-Altay halklarının hayvancılığa dayanan ekonomileri nedeniyle Eski Antik çağlardan başlayarak Avrasya boyunca çeşitli coğrafyalara yerleştikleri veya bu bölgelerde yarı-yerleşik bir hayat tarzı sürdürdükleri birçok tarihi veriyle sabit olup, gen araştırmalarıyla da kanıtlanan bu özellik, Hunlarla ilgili değerlendirmelerin de bu kapsamda yapılmasını gerektirmektedir.
Dokuz Oğuzlarla ilgili olarak yapılan bir alan çalışması (case-study) Hun tarihinin anlaşılmasına da katkı sağlamaktadır. Söz konusu alan çalışması sonucunda, Dokuz Oğuz boylarının en eski isimleri tespit edilmiştir [Klyosov A. Anatole Overview of Türkic genetics, Haplotypes of R1a in Altai: “Autochthonous” and “Indo-Europeans” Proceedings of the Academy of DNA Genealogy Volume 5, No. 12, December 2012 s.1518]:
Dokuz Oğuz boylarının en eski isimleri; 1] Apa-Atie-Adie 2] Beiho-Huiho-Husie-Uygur 3] Dubo-Tubo 4] Guligan-Kurykan-Sakha-Yakut 5] Kibi-Kipi 6] Paegu-Baegu 7] Seyanto 8] Pugu 9] Tunlo.
Tunlo boyunun, Tele kabilelerinin yönetici boyu olup, Tele oymaklarının isimlerinin de, Fulo-Buri, Se-Sekis-Saka, Hun, Taki-Teleer-Telengit-Tolanko olduğu; Tele kabilelerinin diğer Türk boylarına göre daha yerleşik ve avcılık, balıkçılık, hayvancılık, çiftçilik, kömür madenciliği, demircilik gibi faaliyetlerle geçimlerini sağladıkları belirtilmektedir.
Söz konusu alan çalışmasından Hunların en eski Dokuz Oğuz oymaklarından biri olduğu anlaşılmakta, tarihi süreç içinde söz konusu Oğuz boylarından da yeni isimli boyların ortaya çıktığı görülmektedir.
MÖ 1677 yılı (yaklaşık 3700 yıl önceki) Çin kaynaklarında da, Türk dilinin en eski kelimeleri Tanrı, Kut, Ordu, Tuğ ve Hun kelimelerinden söz edilmektedir. İlk Hun Devleti de,  MÖ 1400-1200 yılları arasında Ordos dağlarında kurulmuştur.
Bu coğrafyanın yakın çevresinde 5500 yıl önceye dayanan Sibirya Afasenova kültürü adı verilen kültür dairesinde uygarlıklara ait mumyalar ve tarihi eserler de bulunmuş, bunların Baktria ve Tokar’lara ait olduğu, mumya gen analizleri de bunların Sibirya-Altay orijinli oldukları kanıtlanmıştır.
Yine, S.P.Tolstov [Tolstov S.P. 1948, 342] MÖ 8.000 ve 3.000 yılları arasında Orta Asya’da yaşayan halkların, MÖ 1.000 yıllarının başlangıcı döneminde Orta Asya Coğrafyasında (Hunların da ana bileşeni olduğu anlaşılan) Harzem (Hu-ar-as) devletini kurduklarını belirtmektedir.
B. Zhivkov, Orta Asya Harzem Devletinin Kuzeyinde “…MÖ 700 yılında Kangar Devletinin kurulduğunu…” açıklamaktadır. [Zhivkov B, 2015]
Anadolu “Ur-ar-tu” Devletinin (MÖ 900-600) kurucu kabilesi “Hurriler” (Hitit çivi yazısında “Hu-Ur”) olarak adlandırılmaktadır. [Alpman Adil, Hurriler, 1981]
MÖ 300 yılındaki Çin kaynaklarına göre; Hunlar 4 boydan müteşekkil iken, MÖ 250’lerde 24 boydan müteşekkil bir güç haline gelmişlerdir. Çinliler bu dönemde (MÖ 246 – MÖ 214) Hun istilasından korunmak için Büyük Çin Seddi inşasını tamamlamışlardır.
Kuruluş yeri Hazar Denizinin güney-doğu ucu olan Part İmparatorluğu ile ilgili olarak, Neılson C. Debevoıse, “A Polıtıcal Hıstory Of Parthıa” isimli kitabında [Chicago, Illinois, University of Chicago Press, 1938] Part İmparatorluğunun (MÖ 247-MS 224) Dahae (Tokar) ve Yirk (Yörük) kabileleri tarafından kurulduğunu ve dillerinin Türkçe olduğunu açıklamaktadır.
Yukarıda belirtilen tarihi zemin üzerine kurulan Hun Devletinin sınırlarını Partların (MÖ 247-MS 224) sınırlarına kadar genişlettiği ve MÖ 204 yılında (yaklaşık 2200 yıl önce) Pasifik Okyanusu’ndan Hazar Denizi’ne, Sibirya’dan Tibet’e 18 milyon km2’lik bir alanı kapsayan bir imparatorluk haline geldiği belirtilmektedir.
Part’ların antik Yunan ve Mezopotamya ticaret yollarını, Hun’ların ise Part’lar ile Çin arasındaki ipek yolunun denetimi yanında Kuzey Türkleri ile ilişkileri yürüttüğü, bunun hem Part hem Hun İmparatorluklarının ekonomilerinin de güçlü olmasını sağladığı anlaşılmaktadır. “…Hun dönemindeki Harzem paralarının üzerinde de ‘Hunların Şad’ı-Turan’ ve ‘Hunların Turanı’ sözcükleri yazılıdır…” [Mukhamadiev A. Turanian Writings Kazan, 1995]
Hun İmparatorluğun kurucusu, Tümen’in oğlu Mete Batur’dur.
Not: Çin yazı dilinin bizim yazı dilimize benzemediği, 87 bin harfin yer aldığı belirtilen Çin alfabesinde, bir sözcüğün sadece bir harfle gösterildiği, eğer bir sözcük-kelime ve o sözcüğü temsil eden harf bilinirse yazının okunabildiği belirtilmektedir. Bu nedenle eski tarih araştırmalarında Çin harfleri, diğer tarihi verilerle desteklenerek okunmaktadır. “…eski Çin yazılı kaynaklarının aydınlatıcı, faydalı olduğu kadar tehlikeli olduğuna…” işaret edilmektedir. [Klyosov A.A. Proceedings of the Academy of DNA Genealogy (ISSN 1942-7484), Volume 5, No. 12, December 2012 s.1518]
Örneğin; Çince>Avrupa dilleri>Türkçe tercüme sürecinde Dokuz Oğuz boylarının, yüksek dingilli tekerlekli atlı arabalar kullanmaları nedeniyle Dinling kabileleri, Tele kabilelerinin Tiele, Tielo, Teele, Telee, Telos, Tölis, Töles gibi isimlerle adlandırıldıkları, olayın karmakarışık hale gelmesine yol açtığı görülmektedir. Buna benzer nedenlerle tarih araştırmalarında Gen biliminin esas alınmaya başlanması, birçok kabilenin ismi konusunda oluşan karmaşayı ve bu kabilelerin kökenleri konusunda ileri sürülen spekülasyonları da önlemiştir.
Tarih içinde Hun coğrafyasındaki hakların isimleri farklı veya farklı okumalar nedeniyle farklı isimler ileri sürülmüş olsa da, gen araştırmalarının teyit ettiği gibi, bunların aynı halklar oldukları anlaşılmıştır. Bu husus, ileriki bölümlerde belirtilecek antik çağ kaynaklarında, “Alanlar herşeyiyle Hun’dur… Antik zamandaki Kimmerlerin adı şimdiki zamanda Utigur’dur” gibi tanımlamalara yol açmıştır.
Antik çağ sonrası (1.100 yıl önce de) aynı halk kapsamında görüldükleri, Saadia (Said) Gaon Al Fayyumi’nin (MS 892-942) “…Togarma’nın Hazarlar olduğu, Hazarların da Türkmen olduğu” [B. Zhivkov, 2015] cümlesinden de anlaşılmaktadır.
“…MÖ 3 ve 1 yüzyıllar arasında Hun döneminde ortaya çıkan “tamga” gibi maddi delilleri Avrupa’ya getirmiş olan Alanların da, Orta Asya’dan geldikleri ve yine (The Book of Later Han 25-220 AD) isimli Çin kaynağında Alanların Kangarlara bağlı bir boy olduğu…” [B. Zhivkov, 2015] ifadesi de Hun-Alan ilişkini göstermektedir.
Söz konusu tarihi veriler, Hunların Türk tarihindeki önemini belirtmekte,  Prof. M. Zakiev’in de işaret ettiği gibi Hunların Türklerin atası olduğunu göstermektedir.
Bazı anlatımlara göre, MS 93 yılında Kuzey Hunları, Syanbi’ler (Sün-beyler) tarafından yenilgiye uğratılmış ve Kuzey Hunlarının batıya doğru 400 yıl sürecek olan göçleri başlamıştır.
Bu göç dalgasının da, Asya Hunlarının gücünün azalmasına, MS 155 yılında iyice zayıflamasına ve MS 216 yılında da sona ermesine yol açtığı belirtilmektedir.
Prof. M. Zakiev ise, MS 216 yılında Asya Hun İmparatorluğunun sona erdiği fikrine katılmamaktadır. Hun Konfederasyonunu oluşturan kabilelerin Hunlardan sonra Siyanbi’lerin liderliğini kabul ettiğini ve Siyanbi’lerle birlikte Hunların MS 4.yy’da Çin’i işgal ettiklerini ve Hun liderlerinin kendilerini Çin İmparatoru ilan ettiklerinin kanıtlanmış tarihi veri olduğunu belirtmektedir.
M. Zakiev, Syanbi kelimesinin de sün-bey anlamına geldiğini, “Sün” ve “Hun”un aynı anlam taşıdığını, daha sonraki dönemlerde “Sün” ve “As” ların “Usun”ları oluşturduğu (As + Sun > Usun) açıklamasını yapmaktadır.
“Usun”lardan sonra Jujan/Susan kabilesinin Hunların yönetimini ele geçirdiğini belirten M.Zakiev, Hun-Sun-Usun devamlılığı konusunda da “…Hunların ilerlemesini durdurmak için Çin Seddi dâhil her yolu deneyen Çinlilerin MÖ 2.yy’da Usunlara geldiği ve Usunları Hunlara karşı ayaklandırdığı, 100 yıl süren karşılıklı mücadelelerin sonunda MÖ 1.yy’da Hun taraftarı olan Syanbi’lerin (Sunbey’lerin) Hun topraklarının kontrolünü ele geçirdikleri…” [Bartold V.V. 1963, Vol. 2, part 1, 25-30] açıklamalarını yapan tarihçilerin de dikkate alınmasının gerektiğini belirtmektedir.
Prof. M. Zakiev, özetle; Hunların Türklerin atası olduğunu, bazı tarihçilerin Hunların birçok kavimden meydana geldiği ve hatta Hint-Avrupa dili konuştuklarını iddia etmeleri konusunda ise, Balkanlara kadar yerleşmiş Türk dili ailesine giren diller konuşan hakların Hun adını kabul etmeleri ve bu Konfederasyona katılmaları ile Hunların Doğu Avrupa’ya kadar uzanan bu kadar geniş bir alanda Devlet kurabildikleri açıklamasını yapmakta, Hunların nesilleri olan bu coğrafyadaki Türk dili konuşan halkların Kıpçak-Oğuz Türkçesi konuştuklarını hatırlatmaktadır.

Ak Hunlar

Akhun Devleti’nin kurucusunun adı da Aksuvar (Aksungur) olup, bu nedenle Akhun Devletinin Suvar boyu tarafından kurulduğu belirtilmektedir. MS 420 yılında kurulan bu Devlet MS 440 yılında Altay bölgesinden gelen Abdaliler/Abzeliler tarafından işgal edilmiştir.
Yapılan son araştırmalar, Akhun (Eftalit) Devletinin, Avnagur (Onogur), Avgar, Sabir, Burgar, Alan, Kurtargar, Avar, Hasar, Dirmar, Sirurgur, Bagrasir, Kulas, Abdal ve Eftalit boylarından oluştuğunu göstermektedir.
Prof. M. Zakiev, Hunların Afganistan, Kuzeybatı Hindistan ve Doğu Türkistan bölgesinde kurduğu devletlerden biri olan Akhun (Eftalit) Devleti için de batılı tarihçilerin benzer şekilde Akhunların Hint-Avrupa (Aryan) dili konuştuklarını ileri sürdüklerini, bazı Türkologların da Akhunların Türk dili konuştuklarını, ancak bazı İrani dil konuşanların sonradan Türk dili konuşmaya başladıklarını iddia ettiklerini belirtmektedir.
M. Zakiev, göçebe olarak adlandırılan Türklerin yerleşik İranileri asimile etmesinin kendi içinde büyük çelişki taşıdığını, aslında Horasmis, Kuşhan, Parthian ve Sogd’ların başlangıçta Türk dili konuşurken sonradan büyük çoğunluğunun İrani diller kapsamında sayılan çeşitli diller konuşmaya başladıklarını belirtmektedir.
Gen bilimi araştırmaları da, Prof. M. Zakiev’in görüşlerinin doğruluğunu göstermekte ve Akhun Devleti sınırları içinde günümüzde Hint-İrani diller kapsamında varsayılan diller konuşan halkların çok yüksek oranda Altay-Sibirya Haplogrupları taşıdığı görülmekte, bunların sonradan Pro-Hint Avrupa dili kapsamında sayılan diller konuştukları da anlaşılmaktadır.
Kaşgarlı Mahmut’ da “Divan Lügat-it-Türk” adlı eserinde Sogdak’ları Türk olarak saymakta, ancak şehirde yaşadıkları ve yabancılarla münasebetlerinin çok olması nedeniyle dillerinin bozuk Türkçe olduğunu belirtmektedir.
Günümüzdeki gen araştırmaları da, Abdaliler/Abzelilerin çok yüksek oranda (R1b) Y-Haplogrup taşıdığını, Ak Hunların içindeki eski Bulgar Türk boylarının (günümüz Afganistanlıları ve Peştunlar gibi halkların da içinde bulunduğu boyların) ise yüksek oranda (R1a) Y-Haplogrubu taşıdıklarını göstermektedir.
Transoxiana, Baktria, Horasan ve Doğu İran’ı da topraklarına katan Ak Hun Devleti, Afganistan ile Türkistan ve Kuzey Hindistan’ın bazı bölümlerini de kapsayan bir İmparatorluğa dönüşmüştür. MS 552 yılında Jujan/Susan hanedanının Akhun Devletine sığınması ve Ak Hunların Jujan/Susan hanedanını koruması üzerine Hun devletinin yeni hanedanı Göktürkler tarafından Ak Hun devletine son verilmiştir.

Attila Hunları

Prof. Anatole A. Klyosov “Overview Of Turkish Genetics” isimli makaleler serisinde, Attila-Atilla Hunlarının ve Bulgarların Doğu Avrupa’da ortaya çıkması konusunda, geniş çaplı ve derin incelemelere göre, Bulgar Türklerinin günümüz Doğu Türkmenistan – Güney Özbekistan bölgesinden, Attila Hunlarının ise kuzeyden, Aral Gölü ve Yukarı İdil (günümüzdeki ismi Volga) tarafından geldiklerini belirtmektedir.
Hazar Denizinin kuzey doğusunda (Kafkas Karadeniz Hazar steplerinde) yaşayan Ural-Altay kabilelerinden oluşan Türk dili konuşan halklar içinde yer alan Muncuk, Oktar, Rua ve Aybars kardeşler, MS 275 yılında, daha sonra Avrupa Hun Devleti olarak adlandırılan Devleti kurmuş, kurulan bu Hun Devletine, Karadeniz steplerinde Bulgarlar, Alanlar, Kuzey Kafkasyalılar ve daha sonraki bölgelerde Gotlar ve Slavlar katılmıştır.
Böylece Kafkas-Karadeniz steplerinde ve Doğu Avrupa bölgesinde birliği sağlayan Hunlar, Avrupa içlerine yürümüş ve devletleri Urallardan Doğu Fransa’ya, Bizans’tan Baltık Denizine kadar 4 milyon km2 alanı kapsayan Avrupa Hun/Attila Hun İmparatorluğu adını almıştır.
Attila/Atilla Hunlarının Avrupa’ya yürümesi, tüm Roma İmparatorluğu topraklarında Kavimler göçü adı verilen, günümüz Avrupa devletlerinin temellerinin atıldığı bir dönemi başlatmıştır. Başka bir ifadeyle, günümüzdeki birçok Avrupa halkı ve Devletinin ortaya çıkışının Orta Çağ’da başladığı, tarihlerinin bu çağda kurulan küçük feodal devletlere dayandığı anlaşılmaktadır.
Kavimler Göçü, Roma İmparatorluğunun önce ikiye ayrılmasına (MS 395) daha sonra Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasına (MS 476) yol açmıştır. Batı Roma’nın yıkılmasıyla İlkçağ sona ermiş, Ortaçağ başlamıştır.
Bazı tarihçiler ise, [Guy Halsall] bu yoruma katılmamakta, Roma İmparatorluğunun çöküşünün Kavimler göçünü başlattığını, Kavimler göçünün sebep değil, sonuç olduğunu ileri sürmektedir. Fransız ve İtalyan tarihçiler bunu uygarlığın sonu-karanlık çağın başlangıcı, Alman ve İngiliz tarihçiler ise yorgun Akdeniz Medeniyetinin yerine-Kuzey Medeniyetinin geçiş dönemi, Slavlar sadece göç dönemi olarak görmektedirler [ M. Zakiev, 2002].
Prof. M. Zakiev, Roma İmparatorluğunun, MS 1.yy’da Kırım sahillerindeki antik Yunan limanlarını ele geçirmesi sonrasında askeri üs haline getirdiği bu bölgeden Kafkas-Karadeniz steplerindeki Türk dili konuşan halklarda rahatsızlık yaratan uygulamalar içine girmesi yanında, Slavlar ve Gotlar’ın yaşadığı bölgelerde de benzer uygulamaları sonucunda, Hunların önderliğinde bölge halklarının başkaldırı hareketinin, barbar istilası olarak nitelendirilmesinin yanlış olduğunu, birçoğu yerleşik-sayısız kavmin katıldığı bu hareketin bu açıdan da değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.
Avrupa Hun İmparatorluğunun ömrü çok kısa olmuş, Attila’nın ölümü (MS 453) sonrasında da oğulları Ellak, Tengiz (Dengizik) ve Bel-Kermek (Ernik) arasında ülke paylaşılmıştır. Sabir halkı ve ordusunu büyük oğlu Ellak, Kutrigur halkı ve ordusunu Tengiz, Utigur halkı ve ordusunu en küçük oğlu Bel-Kermek almıştır.
Bazı kabilelerin birlikten ayrılması sonucunda Hunlar, Ostrogotlara Nedao Savaşı’nda (MS 454) yenilmiş, Ellak savaşta ölünce Sabirler Kafkaslar üzerinden Dağıstan’a yerleşmişler, Kutrigur ve Utigur’lar da Bel-Kermek önderliğinde Basarabya bölgesine yerleşmişlerdir.
MS 469 yılında, Utigurlar Azak Denizinin Kuzey batısına, Kutrigurlar Don ve Dinyeper arasındaki bölgeye, Sabirler de bu iki kabilenin güney doğusu ve Dağıstan arasındaki bölgeye göç etmişlerdir. Pannonia’daki (günümüz Macaristan’ı) Sabirlerin de MS 505 yılında İdil/Volga vadisine geri gelmesi üzerine Sabirler 20 bin kişilik çok iyi teçhiz edilmiş bir ordu kurmuşlardır.
Bu tarihlerde Ak Hunlar ise, Afganistan ile Orta Asya ve Kuzey Hindistan’ın bazı bölümlerini de kapsayan bir İmparatorluk halinde olup, Asya Hunları da, Susan (Jujan) Hanedanlığı dönemini yaşamaktadır. Ancak, bu Hun Devletlerini tek bir çatı altında yeniden toplayacak olan Asya Hunlarının kabile reislerinden Bumin Kağan’ın kuracağı Göktürkler dönemi de başlamak üzeredir.
Avrupa Hun Konfederasyonunun MS 454 yılında dağılmasından yaklaşık yüzyıl sonra, Göktürklerin Ak Hun Devletine son vermesi üzerine, Ak Hun kabilelerinin başlattığı bir göç dalgası sonucunda da, Türk dili konuşan halkların oluşturduğu ‘Avarlar’ adında yeni bir Kağanlık, Avrupa Hunlarının yerini almıştır.

KUZEY TÜRKLERİ


KUZEY TÜRKLERİ


Altay-Türk dili konuşan halkların önemli bir bölümü, binlerce yıl boyunca Kafkas-Karadeniz steplerine yerleşmişlerdir. Bizanslılar döneminde “Pontic Steppe” veya “Pontic-Caspian Steppe” olarak anılan bu bölgenin ismi Türkolog Prof. M. Zakiev’e göre Türkçe “Pont” kelimesinden gelmektedir. Eski Türkçe “yiyecek dolu, besleyici” anlamına gelen “punte” kelimesinden türetilmiş, Türk dili konuşan halklar Karadeniz’e “yiyecek dolu, besleyici deniz” “Pont Denizi” adını vermiştir. Zakiev, “caucas (kau-kas)” adının da, “beyaz yalçın-aşılması zor kayalıklar”, anlamına geldiğini belirtmektedir.
Pont Denizinin (Karadeniz) kuzeyindeki steplere de Pontic-Caspian Steppe (Kafkas-Karadeniz Stepleri) adı verilmiştir. Bu step bölgesi  “Encyclopedia of Earth” Şef Editörü C. Michael Hogan’ın anlatımıyla; “Sibirya’ya kadar devamlılık gösteren düzlüklerin Kafkas-Karadeniz Stepleri denilen bölümü, Romanya’dan Ural Dağlarına uzanan 383,800 km2’lik bir alanı kapsamaktadır. Bu ekolojik bölge ılıman iklimli çok geniş otlaklar, çayırlar ve fundalık alanlardan oluşmakta, bu verimli toprakların düzlük olması da, büyük ölçekli tahıl tarımı için çok uygun bir ortam yaratmaktadır. Yunan ve Romalıların da bu steplerle özellikle batı bölümüyle ilgisi, tahıl üretimi ve balıkçılık imkânlarının çok uygun olması sebebiyle olmuştur. Tarımın Bronz çağında başladığı, Yunan ve Romalılar döneminde yaygınlık kazandığı Kafkas-Karadeniz steplerini bölen önemli nehirler de yer almaktadır. Bu bölgenin kuzeyinde Doğu Avrupa ormanlık alanı yer almakta olup, bu bölgenin de bazı kısımları otlaklık bazı kısımları da ormanlık alanlardan oluşmaktadır.” [C. Michael Hogan, The Encyclopedia of Earth]
C. Michael Hogan’ın anlatımından görüldüğü üzere hayvancılık ve tarımsal faaliyetler için çok uygun bir bölge olan Kafkas-Karadeniz stepleri Türk dili konuşan halkların en gözde yerleşim yerlerinden biri olmuştur.
Bu alanların hayvancılık yanında tarımsal üretime de son derece uygun olduğu ve nitekim Bronz çağından beri de tarımsal üretim yapılan bu bölgede yaşayan Türk boyları da, eski çağlardan beri sadece hayvancılık değil çiftçilik faaliyetlerini de sürdürmüşlerdir.
Osmanlıların tarımsal ürün ihtiyacını karşıladığı Rumeli’nin kaybedilmesinden sonra da Kafkas-Karadeniz steplerinden göç eden halk Osmanlının tarım ürünleri ihtiyacının karşılanması amacıyla özellikle Eskişehir, Ankara, Bursa, Balıkesir ve Konya’daki mera olarak kullanılan saray ve evkafa ait arazilere yerleştirilmişler ve işlenmeyen bu toprakların tarıma açılması ve göçmenlerin birlikte getirdiği tohum, fide, yeni tarım yöntemleri ve araçları (özellikle at ve pulluk ikilisine dayanan tarla tarımı) sayesinde 1893-1911 yılları arasında Eskişehir, Ankara ve Konya’da elde edilen tahıl, sebze ve meyve miktarı 10 misli artış göstermiştir. [Selahattin Önder, “Osmanlı Döneminde Eskişehir’e Göçler”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, 2005]
Not: At kültürünün Anadolu’da, tarihin çeşitli dönemlerinde çeşitli Türk boylarının Anadolu’ya yerleşmeleri ile birlikte, özellikle, atlı askeri birlikler ile yolcu ve ticari taşımacılık gibi alanların ihtiyaçları için özenle sürdürüldüğü görülürken; Anadolu’da tarla tarımında kullanılan karasaban teknolojisinin ata uygun olmaması, bağ-bahçe tarımında ata ihtiyaç duyulmaması ve bireysel at yetiştirme hakkının sadece Bey’lere tanınması gibi nedenlerle Anadolu’da at yetiştiriciliğinin sınırlandırıldığı, bunun yerine büyükbaş hayvan üreticiliğinin öne çıktığı, bunun da tarla tarımında ileri dönemlerde ortaya çıkan ve büyük çapta üretim artışı sağlayan at–pulluk ikilisine dayanan teknolojiye geçilmesini geciktirdiği anlaşılmaktadır.
At-pulluk tarımının Anadolu’ya getirilmesi sürecine benzer şekilde, Avrasya’nın çeşitli bölgelerinden Anadolu’ya yerleşen Türk boyları da geldikleri bölgelerin çeşitli tarımsal ürünleri ve yetiştirme tekniklerini Anadolu’ya getirmiştir. Örneğin; Orta Asya-özellikle Afganistan tarımında önemli bir yer tutan Haşhaş tarımını Anadolu’ya getirenlerin Eskişehir, Kütahya, Afyon… gibi bölgelere yerleşen Kushan, Akhun, Tokar, Türkmen boyları olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu illerin mutfaklarının da, yoğurtlu-sütlü ve tarhana çorbaları, tuzlu topak tereyağı ile et yemeklerinin göçebe-Türk mutfağına dayandığı, meşhur haşhaşlı çöreklerinin de mutfakları içinde önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Bu bölgelerde yerleşik Türklerin istisnasız tümünün dilindeki “kapıyı begit” (pek-it, sıkı kapat) gibi eski Türkçe deyimlerin kullanılması yanında kullandıkları “Gari” sözcüğünün de Afganistan-Kuzey Hindistan/Pakistan bölgelerinde de kullanılması dikkat çekmektedir. “Gari” sözcüğü “Bari” sözcüğü ile aynı anlamdadır. Her ikisi de, eski Türkçe “Bar” günümüz Türkçesinde “Var” ve “Olmak” sözcükleriyle alakalıdır. “Gidelim Gari=Gidelim Bari” – “Gitseydin Gari=Gitseydin Bari” gibi Özne, Fiil, Niyet, İhtimal, Soru, Zaman Kipi gibi birçok halin çok pratik bir anlatımıdır.
Söz konusu bölge ile ülkemizin büyük bir bölümünün mutfağında yer alan ve Tarkan, Tarhan, Taran ismine dayanan Tarhana (Kıpçak telaffuzu ile Tarana) çorbasının da, Aral stepleri ile Afganistan hattında yaşayan Batı Göktürk boylarına dayandığı anlaşılmaktadır.
Yine, ilk uygulamaları Sibirya’da başlayan ağaç ev mimarisinin Anadolu’daki uygulaması olan Osmanlı ev mimarisinin, mutfaklarında Tarhana-Tarana çorbası olan coğrafyalarımızla da büyük ölçüde çakıştığı da görülmektedir. Aynı ev mimarisine sahip olmakla birlikte mutfaklarında Tarhana Çorbası olmayan yerleşim yerlerinde yaşayan Türklerin ise, Göktürkler dönemi öncesi veya sonrası dönemlerde Anadolu’ya yerleştiklerinin ya da yerleştikleri bölgelerde bol olan tarımsal ürünlerle ilgili yemeklere yöneldiklerinin anlaşılmasını sağlamaktadır.    
Kızılcık Tarhanası gibi çeşitli türleri olan Tarhana çorbasının, çeşitli web sitelerinde, dar-hane, terḫāne gibi Farsça kelimelere dayandığı açıklamalarına rastlanmaktadır. Tarhana çorbasının, Dar, Ter kelimeleri ve Han köküne dayanan Hane gibi, tümü öz Türkçe olan sözcüklerin Farsça terkiplerinden ibaret olan dar-hane, terḫāne sözcüklerine dayandığı biçimindeki biri diğeriyle çelişen açıklamaların; “Ankara adı” konusunda oluşturulan kurguların bir benzeri mahiyetinde olduğu görülmektedir.    
Özetle; Tüm Türk coğrafyasında tarımsal alet ve ürünlerin isimlerinin Türkçe kökenli olması, Türk Mutfağında gerek tarım gerekse göçebe kültürünü gösteren çorba, çörek, börek ve etli yemeklerin ağırlığı ile ev mimarileri gibi konuların Türklerin Sovyet tarihçilerinin yazdığı tarih kitaplarında belirtildiği gibi iç Asya’nın derinliklerinden birkaç yüzyılda bir gelen sonra buharlaşan göçebe ve transit halklar olmadığını, binlerce yıldır tarım dâhil ekonomik faaliyet alanlarının tümünde faaliyet gösterdiklerini kanıtlamaktadır.
Bu derlemede de, Türklerin tarihi ile ilgili yeni araştırmaların özetlenmesine Kuzey Türklerinden başlanmasının temel sebebini; giriş bölümünde belirtilen Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesinin (1944 Decree of the Central Committee of the All-Union Communist Party (Bolsheviks) of the USSR) 1944 yılı Kararları sonucunda Türk tarihinin, özellikle Hint-Avrupa dilinin konuşulması dönemine ara verdiklerini ileri sürdükleri Kafkas-Karadeniz steplerinin yerli halkları olan Türk dili konuşan halkların sürülmesiyle bu steplerde Hint-Avrupa dilinin sürekliliğinin sağlandığı propagandası doğrultusunda, Kafkas-Karadeniz, Doğu Avrupa ve Balkan Türkleri tarihinin kurguya dayalı olarak yeniden yazılmış olması oluşturmuştur.
Kafkas-Karadeniz stepleri, Doğu Avrupa ve Balkan tarihi ile ilgili son 3.000 yılı kapsayan yazılı kaynaklarda yer alan ve tarih içinde; Hunlar, Kimmerler, İskitler/Sakalar, Taurlar, Traklar, Sarmatlar, Alanlar, Bulgarlar, Göktürkler, Avarlar, Hazarlar, Oğuzlar, Kangarlar/Peçenekler/Boşnaklar, Kıpçaklar/Kumanlar genel adları ile anılan Türk dili konuşan halkların kurdukları Birlikler ile ilgili kısa ve öz bilgilere geçmeden önce, kısaca Ural Halkları olarak adlandırılan halklarla ilgili temel konulara da aşağıda yer verilmiştir.

URAL HALKLARI

 Kuzey Sibirya’da ortaya çıkan ve ilk ortaya çıktıkları zamanlardan itibaren Türklerle yan yana ve iç içe yaşayan ilk halk olan Ural halklarının, Türk tarihi içinde çok önemli yerlerinin olduğu, Sibirya’dan itibaren de karşılıklı etkileşim içinde oldukları Türk dili konuşan halklarla çok uzun bir tarihi süreç boyunca kader birliği yaptıkları görülmektedir.
Günümüzde Finlandiya ve Estonya ülkeleri halkları ile Sami, Komi, Khants (Ostyak), Mordvin (Erzya, Mokhsa) ve Udmurt gibi Rusya’da yaşayan halklara Ural- halkları denilmektedir. Bu halkların yüksek oranda taşıdığı gen grubuna (Y- Haplogrup-N) ismi verilmiştir. Bu halkların konuştukları dil ailesine Ural dil ailesi adı verilmektedir.
Letonya ve Litvanya halklarının da, Ural (N) Y- Haplogrubunu yüksek oranda taşımaları nedeniyle Ural halkları olarak kabul edilmektedir. Ancak Letonya ve Litvanya halklarının dili ise Ural dili olmayıp, farklı bir Baltık dilidir.
Macaristan halkının durumu ise bambaşka olup, Ural (N) Y- Haplogrubunu %1 oranında taşımalarına rağmen, Ural dilinde konuşmalarından dolayı Ural halklarından sayılmaktadır.
Eurocentristler tarafından anayurtları Altay-Sayan dağları veya Orta Asya olarak kabul edilen Fin-Ugr tarihçilerine (Macar ve Finlandiya) ana-yurtlarını kendi çalışmaları ile belirleme hürriyeti tanınmış ve Fin-Ugr’lar da eskiden sadece Avrupa kavimlerinin yaşadığı iddia edilen Uralların ormanlık alanlarını anavatanları olarak açıklayabilmişlerdir. [ M. Zakiev, 2002]
Gen araştırmaları da, yukarıda haritada da görüldüğü gibi, (N) Haplogrubu taşıyanların Kuzey Sibirya kutup çizgisine yakın bir hatta ortaya çıktıklarını ve Uralların ormanlık alanlarının ilk yerlileri olduklarını teyit etmiştir.  
Prof. M. Zakiev, Türklerin, Ural halklarını tanımlamak için  ‘Ugr’ veya ‘Ugric’ gibi sözcükleri yerine Türkçe dil yapısına uygun bir şekilde “Ugor” sözcüğünü kullandıklarını, Fin-Ugr tarihçilerinin de/ise  (Macar ve Fin) Ugor isminin tüm Ural halklarını kapsamadığını, sadece Fin ve Macarlar için kullanılabileceğini kabul ettiklerini belirtmektedir. 
Sonuçta, Ural Halkları; Konuştukları dillere göre Fin-Ugor, Ural-Ugric ve Baltık dili olmak üzere üç başlık altında ele alınmaya başlanmıştır.
Çok eski zamanlarda, Kuzey Sibirya’da Ural dağları civarında ortaya çıkan söz konusu halkların bir kısmı batıya İskandinavya Baltık Denizi kıyılarına yerleşmiş, bir kısmı güneye doğru ilerlemiş, hemen hepsi Türk boylarıyla yan yana yaşadığından bazıları Türk dili konuşan halklar haline gelirken (örneğin %85 oranında Ural (N) Y- Haplogrubu taşıyan Sibirya’daki Yakutlar), bazı Türk boyları da (örneğin Mari, Mordvin ve Komiler) Ural dili konuşan halklar haline gelmiştir.
Özellikle, Kuzey Urallara yakın bölgede yaşayan Türk boylarının, Ural dili konuşan halklar haline geldiği görülürken, Ural-Altay dağları arasında kalan Sibirya halkların (Örneğin Yakutları) Türk dili konuşan halklar haline geldikleri görülmektedir.
Soğuk bölgeleri tercih eden (N) Y-Haplogrubu taşıyıcısı Ural dili konuşan halkların batıya ilerleyen kısmı, İskandinavya Baltık Denizi kıyılarındaki bugünkü Finlandiya, Estonya, Letonya ve Litvanya ülkeleri ile Sami halklarını oluşturmuştur

Sibirya-Altay HaplogruplarıSibirya-Ural HaplogrubuToplam Ural Altay
R1
(%)
Q
(%)
P
(%)
N
(%)
 
(%)
Finlandiya12––6375
Sami15––4762
Estonya46––4086
Litvanya41––4283
Letonya55––4398

Finlandiya dili Fin-Ugor, Estonya ve Sami halklarının dilleri ise Ural-Ugric dil grubunda sayılmaktadır. Ural (N) Y- Haplogrubunu yüksek oranda taşımaları nedeniyle Ural halklarından oldukları kabul edilen Letonya ve Litvanya halklarının dili ise farklı bir Baltık dili olarak kabul edilmektedir.
Letonya dili konusunda, Galina Shuke “Were the Latvians Türks?” [Daugavpils, 2010, ISBN 978-9984-49-046-5] isimli 50 sayfalık makalesinde;
“Türklerin MÖ 900 yıllarında Baltık denizi kıyılarına geldiğini ve Baltık dillerinden Latvia (Letonya) dilinin Türk dili hem de Oğuz Türkçesi temeline sahip olduğunu” açıklamaktadır. Gen araştırmaları da bunu desteklemekte, Baltık halklarının Ural-Sibirya (N) Y-Haplogrup yanında yüksek oranda Altay-Sibirya Y- (R) Haplogrubu taşıdıkları görülmektedir.
Ural halklarının İskandinavya ve Baltık denizi bölgesine ilerleyen bölümü, 1155 yılında, Viking döneminin ardından kurulan İsveç Krallığına katılmışlardır. Finlandiya’nın en eski şehri 13.yüzyılda kurulan “Turku” şehri olup, “Turku Rahibi” olarak anılan Rahip Mikael Agricola’nın çalışmalarıyla 1554 yılında Protestan Hristiyanlığı benimsemişlerdir.
1700-1721 yılları arasındaki Büyük Kuzey Savaşları denilen İsveç Krallığı ve Rus Çarlığı arasındaki savaşlara, İsveç Kralının yardım istemesi üzerine, Osmanlı İmparatorluğu da dâhil olmuş, Osmanlılar Rusları Prut Savaşında yenmesine rağmen, 21 yıl süren Büyük Kuzey Savaşları sonucunda İsveç ordusu dağılmış olduğundan süreç içinde bölge Rusların denetimine geçmiştir. Rus Çarlığının yıkılması sırasında Finlandiya bağımsızlığını kazanmış, Sovyet Rusya’nın dağılması sırasında da Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlıklarını kazanmıştır.
Ural dili konuşan halkların bir kısmı da, zaman içinde güneye doğru ilerleyerek Batı Sibirya ve bugünkü Rusya’nın Avrupa bölümünün merkezini oluşturan bölgesine yerleşmiştir.
Udmurt, Mari, Komi ve Khants halkları ile Rusların Karatay dediği Mordvin-Erzya- Mokhsa halklarını oluşturmuşlardır. Bu halklar, Merkez Rusya’nın yerli halkları olarak kabul edilmektedirler.
Yüksek oranlarda Ural-Sibirya (N) Y-Haplogrubu ve önemli oranlarda Altay-Sibirya (R1) Y-Haplogrubu taşıyan bu halkların, bazıları da çok az miktarda İskandinav-Avrupa (I) Y-Haplogrubu taşıyıcısıdır.
Udmurtlar, Komiler, Mariler ve Karataylar (Mordvin-Erzya-Mokhsa) Ural-Ugric dili, Khants’lar ise, Fin ve Macarların dil grubu olan Fin-Ugor dili konuşmaktadır.
Prof. A. Klyosov, Mari, Karatay ve Komilerin eskiden Türk dili konuştuğunu belirtmektedir.

Sibirya-Altay HaplogruplarıSibirya-Ural HaplogrubuToplam Ural Altay
R1
(%)
Q
(%)
P
(%)
N
(%)
 
(%)
Udmurts13––8598
Khants23––77100
Karatay-Erzya-Mokhsa39––2069
Mari40––5090
Komi49––3685
Antik çağlarda sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi olarak kabile örgütlenmesi biçiminde yaşayan bu halklar, bölgede kurulan tüm Türk dili konuşan halkların kurduğu Konfederasyon ve Devletler içinde yer almışlardır.
Gen araştırmaları, Anadolu Türklerinin de %4’ünün Sibirya-Ural (N) Haplogrubu taşıdığını göstermektedir.

6 Kasım 2019 Çarşamba

Denisovalılar Mağara için Dev Sırtlanlarla Mücadele Etmiş


Denisovalılar Mağara için Dev Sırtlanlarla Mücadele Etmiş



Denisova mağarasından fosilleşmiş dışkı fotoğrafları: sırtlan, kurt ve tanımlanamayan. C: Flinders University

Denisovalılar Mağara için Dev Sırtlanlarla Mücadele Etmiş

Dünyanın en önemli arkeolojik mağaralarından birinde aletler ve kalıntılar bırakan Denisovalılar, dev mağara sırtlanlarıyla mücadele etmek zorunda kalmış.

Geçtiğimiz 300.000 yıl boyunca, Güney Sibirya’daki Denisova Mağarası’nın gerçek sahipleri büyük etoburlar, özellikle de mağara sırtlanlarıydı. Ayrıca bu hayvanlar insanlar için hiç uygun olmayan ev arkadaşlarıydı.
Bilim insanları tarafından yapılan yeni bir çalışma, alet parçalarının bolluğuna rağmen, mağaranın insan iskanının aralıklı göründüğünü gösteriyor. Ve mağaraya sığınan ilk insanlar, beklenenden daha az ateş kullanmış olabilir.
Altay Dağları’nın eteklerinde bulunan kazı alanı, mağarayı yaklaşık 200.000 ila 50.000 yıl arasında kullanan ve burayı zaman zaman Neandertallerle paylaştığı bilinen, Denisovalıların 2010 yılında keşfedilmesinden sonra göz önüne çıktı.
Bölgede daha sonra yapılan keşifler arasında, Neandertal – Denisovalı bir çiftin ilk jenerasyon çocuğunu da ortaya çıkardı.
Denisova Mağarası’nın etrafındaki ortam. C: Mike Morley
Elbette bu önemli, ancak ekip, bölgede bulunan insan DNA’sı ve fosillerin, elde edilen malzemenin sadece küçük bir kısmı olduğunu ve dolayısıyla mağara hikayesinin sadece küçük bir bölümünü anlattığını belirtiyor.
Özellikle koprolitlerin (fosilleşmiş hayvan dışkısı) bolluğu, Orta Pleistosen ve sonrasında bu önemli barınakta neler olup bittiğini tamamlamaya yardımcı oluyor.
Mağaranın ana ve doğu odalarından toplanan sağlam tortu bloklarının mikroskobik incelemesi, mağaranın son üç buzul dönemi boyunca büyük hayvanlar tarafından işgal edildiğini gösteriyor.
Araştırmacılar, dışkıların büyük bölümünün mağara sırtlanlarına (Crocuta crocuta speleans) ait olduğunu belirledi. Bunlardan biriyle karanlık bir mağarada karşılaşmak istemezdiniz. Afrika kuzenlerinden ve atlardan, bizon ve yünlü gergedanlardan çok daha büyüktüler. Bu görkemli bir zamanlar çok sayıda olan Buz Devri avcısının, henüz tam olarak anlaşılmayan nedenlerden dolayı yaklaşık 14.000 yıl önce nesli tükendi.
Mağaradaki diğer dışkılar kurtlar tarafından bırakılmıştı ve mağara ayıları gibi büyük hayvanlar tarafından yapılmış tortul bozulma belirtileri de vardı.
Karşılaştırma olarak, insan aktivitesinin mikroskobik izleri oldukça azdı.
Denisova Mağarası’ndan tortu örneği alınıyor. C: Mike Morley
Örneklerde bulunan kömür, ilk insanların ateş kullandığını gösterirken, az miktarda bulunması, Denisovalıların üretken bir ateş kullanıcısı olmadığını ortaya koyuyor.
Araştırmacılar bunun örneklerin nerede toplandığını yansıtabileceğini (belki de ateşe uygun olmayan kapalı bir alan), ancak ateşe dair delil eksikliğinin hala merak uyandırıcı olduğunu belirtiyorlar.
Araştırmanın eş yazarı Richard Roberts, çalışmanın çok önemli olduğunu, çünkü mikroskobinin ve diğer modern arkeolojik bilim araçlarının tortul materyalden nasıl önemli görüşler çıkartabileceğini gösterdiğini söylüyor.
“Mikroskobik analizler kullanan son çalışmamız, minik parçalar halinde ateş kullanımının izleri ile gösterilen, ancak sitenin mağarada yaşayan etoburlar tarafından sürekli kullanımıyla, aralıklı hominin ziyaretlerini gösteriyor. Bu etoburların insanlarla aynı anda ortak bir alanda yaşama ihtimalleri çok düşük.”
Araştırmacılar, DNA ve lipidler gibi organik maddelerin, dışkı parçalarından ne şekilde kurtarılabileceğini keşfetmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu söylüyorlar.


Cosmos Magazine. 27 Eylül 2019.
Makale: Morley, M. W., Goldberg, P., Uliyanov, V. A., Kozlikin, M. B., Shunkov, M. V., Derevianko, A. P., … & Roberts, R. G. (2019). Hominin and animal activities in the microstratigraphic record from Denisova Cave (Altai Mountains, Russia). Scientific reports, 9(1), 1-12.

4 Kasım 2019 Pazartesi

Winter Kurt Ayinleri



Bone-Bed
 (Courtesy David Anthony)
Archaeologists found chopped dog and wolf bones scattered at the small Bronze Age settlement of Krasnosamarskoe.

Winter Kurt Ayinleri


Fotoğraf açıklaması yok.

Rus steplerinde bir Tunç Çağı sitesi kazma Arkeologlar dikkate değer keşif anlamak için dil ve mitolojisinden kanıtlar kullanıyor

ERIC A. Powell tarafından

Onlar antik kış zamanı ritüelleri dil ve mitolojik kanıtlar ve genç savaşçı fitil bantlarıyla onların buluntular bağlı dek 60'ın üzerinde köpek ve göçebe Hint-Avrupa konuşmacıların yerleşmiş bir 4.000 yaşındaki bölgede bulunan kurtların kalıntıları, arkeologları şaşkına

Yaklaşık 4000 yıl önce, Karadeniz'in bozkırları kuzeyindeki bir göçebe insanlar küçük topluluklar yerleşmeden başladı. Kereste Mezar Kültürü olarak bugün bilinen bu insanlar 1000'den fazla sitelerine geride bıraktı. Bunlardan biri Krasnosamarskoe denir ve o 1990'ların sonunda orada kazma başladı Hartwick Koleji arkeolog David Anthony bunun için büyük beklentileri vardı. Anthony bu bölgede insanlar ilk kalıcı hane kurmaya başladı neden kazı sitesi tarafından o öğrenebilir umuyordu. Ama o ve ekibi beri Krasnosamarskoe anlatmak için çok daha farklı bir hikaye olduğunu keşfettiler. Onlar sitesi herhangi karşılaştırılabilir yerinde daha-büyük ölçüde kurtlar fazla kasap köpek ve onlarca kalıntılarını düzenlenen bulundu.

Nerissa Russell, projenin archaeozoologist, biz köpek kemikleri çok buluyorduk kazmak erken söylediğini hatırlıyorum”diyor. Ama onlar olduğu ortaya açacak kadar önemli bir fikrim yoktu.”Takım laboratuarında tüm hayvan kemikleri analiz çalışması var, onlar hakkında 51 köpek ve yedi kurt kalıntıları yanı sıra altı köpek tanımladı yapamadım olarak sınıflandırılabilirler. Diğer Kereste Mezar siteleri anda, köpek ve kurt kemikleri bulunan toplam hayvan kemiklerinin yüzde 3'ten fazla makyaj asla. Krasnosamarskoe anda, onlar 30'dan fazla yüzde yaptı. “Ben köpek kemikleri bu kadar yüksek yüzdeyle dünyanın herhangi bir başka sitenin bilmiyorum” Russell diyor. O ve ekibi köpeklerin çoğu olağandışı uzun ömürlü muhtemelen beslenme amacıyla yetiştirilen değildi demek bazı durumlarda, en fazla 12 yaşında, olduğunu gördük. “Köpekler veya dışlanmış avcılık, evcil değerli mıydı? Bilmiyoruz,”diyor. “Ama bunlar bir süredir vardı ve bu kişilere ilişkinin bir tür vardı köpekler olduklarını çok eski.”

gizeme eklemek için, kemikler sıradan kasaplık uygulamalarını andıran vermedi alışılmadık, sistematik yollarla kesildi. Snouts üç parçaya ayrıldı ve kafatası geri kalanı sadece bir inç uzunluğunda geometrik şekilli parçalar halinde kırılmıştır. Hiç kimse sadece kemiklerinden et almak için bu kesintiler yapmış olur.

1 bones

sitesinden köpek kafatası adet ritüel önemini olmuş olabilir, küçük standart parçalar halinde kesildi.
Anthony ve eşi, arkeolog Dorcas Brown, bu eşsiz bir keşif olduğunu biliyordum. Kahverengi, özellikle, köpek muhtemelen ritüelin parçası olarak orada kurban ve köpekler ile ilgili ritüeller konusunda geniş araştırma literatürünü incelemeye karar verdi şüphelendi. Ya keşfetti gerçekten böyle antik uygulamaları konusunda çalışmalarının bir vücut olduğunu oldu. prehistorik arkeologlar için alışılmadık bir hareketle, onlar daha iyi arkeolojik rekor anlamak için tarihsel dilbilim ve antik edebi gelenekleri danışmak karar verdi.

2 Kasım 2019 Cumartesi

Kurban ritüeli, köpeğin evcilleştirilmesini biçimlendirmiş olabilir



Kurban ritüeli, köpeğin evcilleştirilmesini biçimlendirmiş olabilir


Arktik Sibirya’da Ob Nehri tundranın engin, soğuk bölgelerinde miskince akıyor. Polui nehriyle buluştuğu yerde, Rusya-Salekhard şehrinde, antik bir ritüel alanın kalıntıları uzanıyor. Taşkın yataklarına nazır (konumuyla), Ust’-Polui olarak bilinir. MÖ 260’a kadar geriye uzandığı ve MS 140’a kadar yerleşildiği düşünülüyor. Alan, arkeologları, kemik kalıntılarının yüksek miktarı, çeşitliliği ve insan yapımı eşyalarıyla uzun süredir büyülüyor. Donmuş toprakla korunmuş halde, antik Sibirya toplulukları için özel öneme sahip bir yerleşimin öyküsünü anlatıyorlar.
Bu harita Ust’-Polui yerleşimi çevreleyen bölgesel coğrafyayı gösteriyor.
Araştırmacılardan bir ekip, alanın az çalışılmış bir boyutuna ilgi gösterdi: köpek kalıntılarının sıra dışı sayısı. 1935’teki ilk kazıdan bu yana, en az 128 köpeğin bütün iskeleti yahut parçaları tanımlandı. Kanada Alberta Üniversitesi’nden bir antropolog, Robert Losey, “Kuzey Kutbunda başka hiçbir yerde bu kadar çok köpek kalıntısını tek bir yerleşimde bulamıyoruz” diyor. “Bu durum, buradaki hayvanlarla Ust’-Polui’nin antik yerleşimcileri arasındaki ilişkilerin izini sürmeyi istemek için yeterince ilgi çekici.”
Losey ve meslektaşları, söz konusu hayvanların, yerleşimi iskân eden toplulukların arasında oynadığı rol hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak istediler. İnsanlarla etkileşimleri ve onların kültürel pratiklerinin dört ayaklı dostlarımızın evcilleştirilmelerini nasıl yönlendirdiği hakkında bilgi veren çalışmaları, Antropolojik Arkeoloji dergisinin Eylül sayısında yayımlandı.
Son birkaç on yılda, köpek evcilleştirmesi üzerine araştırma, bilim camiasında çok yoğun ilgi uyandırdı. Uzmanlar hem “evcilleştirme” tanımı hem evcil köpeğin kökenleri üzerine tartışıyorlar. Penn Eyalet Üniversitesi’nden, çalışmalara katılmamış, eski bir paleontolog Pat Shipman, “Anlaşmazlıklar baş gösterdi çünkü elinizde sadece kemiksel kalıntılar varsa, bir köpek mi kurt mu olduğunu söylemek zor, dolayısıyla bazı kurtların ne zaman köpeklere evrildiğini ve insanların bu evrimde ne rol oynadığını kesin olarak saptamak kolay değil” diyor.
Güncel çalışmalar evcilleştirme kanıtlarını, genlerin ve iskelet morfolojilerinin değişimini veya antik hayvanların kemik yapılarını tespit ederek bulmaya çalıştılar. Bu analizler bize köpeklerin 15 bin yıldan daha evvel nerede ve ne zaman ortaya çıktıkları hakkında daha net bilgi edinmemize yardım etti. Fakat araştırmacılar nadiren, köpeklerin ve insanların nasıl ve neden ilişkiye geçtiklerine baktılar. Kültürel pratiklerin çeşitliliği bu ilişkileri şekillendirmiş olabilir, fakat şimdiye kadar çok az incelendiler.
İnsanların ve köpeklerin bir arada nasıl yaşadıklarını anlamak önemlidir, çünkü özgün insan davranışları ve türler arasındaki karşılıklı işbirliği, köpeklerin davranışları ve fiziksel boyutlarındaki dönüşümünü açıklayabilir. Losey, “Türler arasında yaşandığı düşünülen ilk karşılaşmadan çok sonra, Ust’-Polui’deki bir grup insan ve köpeğin arasındaki karşılıklı etkileşimleri belgeleyerek, evcilleşmenin bedensel dönüşümlerden daha fazlası olduğunu göstermek istedik” diyor.
İnsan-köpek etkileşiminin iç yüzünü anlamak için, araştırmacılar, hangi aktivitelere katıldıklarına ve nasıl bakıldıklarına dair kanıtlar arayarak, Ust’-Polui’de yaklaşık 2 bin yıl önce yaşamış bazı hayvanların hayat öykülerinin izini sürdüler. Aynı zamanda köpeklerin yaşları, sağlıkları ve vücut yapıları hakkında daha fazla bilgi edinmek için kemik şekillerini ve kafataslarını incelediler.
Ust’-Polui’de parçalı köpek kalıntıları: (a) bütün köpek gömüsü, (b) kafatasıyla birlikte köpek gömüsü ve (c) köpek kafatası ve boyna ait omurga.
Araştırma ekibine göre, Ust’-Polui’nin iskân edildiği dört yüz yılda, yüzlerce köpek yaşamış olabilir. Losey ve meslektaşlarının bulduğu birçok parçalanmış kemik, bazı kesik izi kalıntılarıyla, genç köpeklere aitti. Araştırmacılar, Ust’-Polui’daki insanların bu hayvanları öldürdüklerini ve muhtemelen yediklerini öne sürüyorlar.
Ekibe göre, Ust’-Polui’deki antik topluluklar, yerleşimde sıra dışı biçimde bol olan, köpek kafatasına özel bir önem veriyordu. Bu kafataslarıyla birlikte bazı hayvanların çene kemikleri süs olarak sopaların veya kemerlerin ucuna takılıydı ve bazılarının insanlar tarafından giyildiği düşünülüyor. Bu kalıntıların ait olabileceği köpekler, ritüel olarak kurban edilmiş olabilirler. Ek olarak bazı hayvanlar, doğal bir ölüm gibi görünen nedenden ötürü, bütün olarak gömülmüşler.
Losey ve meslektaşları, öncelikle, yerleşimde gömülü köpeklerin diyetini belirleyebilmek için kemiklerin kimyasal yapılarını analiz etti. Birkaçı, muhtemelen bazı temel ihtiyaçları için insanlara bağımlı olduklarını gösterir biçimde, yakındaki nehirlerden balık tüketmişti. Biliminsanları aynı zamanda, hayvanlar tarafından çekilmiş görünen, tahtadan kızaklar buldular. Kızak çekmek, biliminsanlarına göre, vücutlarına zarar vermiş ve onları zamanla dönüştürmüş olabilir. Uzun vadede köpeklerin kemik yapısı kızak çekmenin güçlüklerine daha iyi dayanacak biçimde adapte olmuş olabilir.
Araştırma yazarlarına göre, hangi hayvanın yaşayacağını, çalışacağını ve üreyeceğini seçmek, seçici yetiştirmenin bir türüdür ve evcilleştirmenin önemli bir özelliğidir. Bu itibarla, insanların eylemleri Ust’-Polui’de yaşamış hayvanların kişisel özelliklerini ve fiziksel karakterlerini şekillendirdi.
Gerçek şu ki bazı köpekler (yemek için) kesilirken bazılarının ritüelle gömülmesi, köpeklerin toplum içerisindeki yeriyle ilişkili karmaşık inanç setlerini düşündürüyor. Köpekler homojen bir grup olarak görülmedi. Araştırmacılar neden farklı muamele gördüklerini bilmiyor fakat bu yeni bulgular, insanların sadece topluluk için değerli buldukları köpeklerle kalıcı ilişkiler inşa ettiklerini, onları ihtiyaçları ve kültürel özgüllükleri için şekillendirdiklerini düşündürüyor. Angela Perri, İngiltere’deki Durham Üniversitesi’nden, çalışmaya katılmamış bir arkeolog, “Bu çeşitli pratikler -niyetli yahut değil- bu bölgede köpeklerin evcilleştirilmesine ve evrimine yön verdi” diyor.
İngiltere Oxford Üniversitesinden Greger Larson, çalışmaya katılmayan bir evrimsel biyolog, yeni araştırmadaki yöntemleri övüyor. “Kanıtın birden fazla boyutuna bakmaya başlamamız önemlidir” diyor. “Tek başına antik DNA’yı analiz etmek bile bize bir köpeğin soyu hakkında bilgi verecek büyük bir yöntemdir, fakat bize gerçekte hayvan ve insanlar arasındaki ilişkiyi anlatamaz.”
Bu ilişkiyi anlamak, Sibirya kutup bölgesinde ve dünyanın herhangi bir yerinde evcilleştirmenin nasıl olduğu hakkında daha fazla bilgi edinmek için anahtardır. Losey, “Genetik ve vücuttaki değişimler neden değil fakat evcilleştirmenin sonuçlarıydı” diyor. “Biz evcilleştirmeyi devam eden bir süreç olarak yeniden düşünmek istiyoruz, böylelikle, insanların evcilleştirilmiş hayvanlarla birlikte yaşadığı ve onları kültüre entegre ettiği dünyanın herhangi bir yerinde de çalışabiliriz.”
Kaynak: https://www.sapiens.org/archaeology/dog-domestication-ritual-sacrifice/
Çeviren: Ahmet Kerim Gültekin