8 Kasım 2019 Cuma

TARİHTE TÜRKLER


TARİHTE TÜRKLER

Antik Çağ dönemlerinde, ilk adları yanında Ogur, Oğuz, İskit/Saka, Hun vb. genel isimlerini benimsemiş olan halklar, Göktürkler döneminde, genel ad olarak Türk adını benimsemiştir.
Bu dönemden sonra Türk dili konuşan halklar hem kendi topluluk isimlerini korumuşlar hem de genel isim olarak Türk ismini kabul etmişlerdir.
Hilafet Devletleri zamanında Müslüman Araplar, tüm Türk dili konuşan halkları Türk adıyla anmış, 11. yüzyılda da Karahanlı Türklerinden Kaşgarlı Mahmut  “Divan Lügat-it-Türk” adlı ansiklopedisinde de, döneminde ulaşabildiği Türk dili konuşan halkları Türk olarak adlandırmıştır.
Türkolog Prof. M. Zakiev ise, “…Türk adını geniş anlamda kullandığını ve tarihin bir döneminde veya günümüzde Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan tüm halkları kapsadığını…” belirtmektedir. [Zakiev M. 2002]
“Türk dil ailesine giren diller konuşan halklar” deyimi; Eklemeli bir dil (agglutinative) olan Türkçenin “bir kök kelimenin önüne veya ardına ekleme yaparak yeni kelimeler üretilmesi” şeklinde sürekli gelişmeye uygun bir karaktere sahip olan diller konuşan halkları ifade etmektedir.
Hint-Avrupa-Ari dillerinde ve Arapça’da ise bir kelimenin “sadece sessiz harfleri kök sayılarak” yeni sözcükler üretilebilmektedir. Örneğin; Almanca “ML” ; MehL, MühL, MüLler, MüLl ve Arapça “KTB” ; KiTaB, meKTuB, meKTeB, KâTiB, KiTaBe gibi sözcükler üretilebilmekte, ancak örneklerden görüldüğü gibi, türetme-üretme ve türev işleminde kök alınan sessiz harflere yeni sessiz harflerin eklendiği de görülmektedir.
Türk dil ailesinde ise, kök kelime hiç değiştirilmeden yeni sözcükler üretilmektedir. Örneğin; “gel” köküne yapılan eklemelerle… Gel, gelen, gelin, gelir, gelişme, gelincik… sözcükleri veya… “ol” kökünün önüne yapılan eklemelerle… Ol, bol, yol, kol, sol, dol, kaybol, varol, karakol… gibi devam eden eklemelerle yeni sözcükler üretilmektedir.
Bu yöntem, Türkçenin “hem istikrarlı hem dinamik” bir dil olmasını da sağlamaktadır. Ancak, lehçe farklılıkları ve göçebe hayat tarzları + yeni veya yabancı kök kelimeler üzerine yeni sözcükler üretilmesi gibi gelişmelerin, sayısız kabile-boy isminin ortaya çıkmasına, daha da farklılaşan kabile-boy isimlerine, hatta bunların farklı halklar olarak algılanmalarına da yol açtığı görülmektedir.
Bu bağlamda; Prof. M. Zakiev, tarihte yer alan Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan halkları beş başlık altında saymaktadır.
1- Birinci ve İkinci Göktürk Devletinin sınırları içinde yaşayan halklar.
2- Türk adı yerine çoğunlukla kendi adlarını kullanan Türk dili konuşan halklar; Afşar, Altay, Azerbaycan, Balkar, Başkır/Başkurt, Çuvaş, Dolgan, Gagavuz, Hakas, Kazak, Karakalpak, Karaim, Karaçay, Kumuk, Kırımçak, Kaçar, Karadağ, Karapapak, Kaşkay, Kalaç, Nagaybak, Nogay, Özbek, Tatar, Tuva, Salar, Şahseven, Şor, Urumçi, Uygur, Yakut (Sakha).
3- Kaşgarlı Mahmut’un  “Divan Lügat-it-Türk” adlı ansiklopedisinde Türk olarak sayılan boylar ve halklar; Afşar, Aramut, Argu, Ava (Awa), Basmil, Başgırt, Bayat, Bayındır, Beçenek, Bulak, Bulgar, Bügdüz, Çarıklı, Çiğil, Çomal, Çuvaldur, Eymür, Halaç, Hazar, Hitay, Karluk, Kar Yağma, Kay, Kayı, Kençek, Kıpçak, Kınık, Kırgız, Küşet, Oğrak, Oğuz, Salur, Soğdak, Suvar, Tat, Tatar, Tavgaç, Tengüt, Toksi, Tutırka, Tüger, Türk, Türkmen, Uğrak, Uygur, Üregir, Yabaku, Yagma, Yasmil, Yava, Yawa, Yazır, Yemek, Ygrak, Yuva, Yüregir.
4- Göktürk Devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan, Kaşgarlı Mahmut’un listesinde yer almayan, Tarihte bilinen ama günümüzde aynı isimle ayrı bir halk olarak anılmayan Türk boy ve halkları; Altay Kişi, Az Kişi, Akkoyunlu, Barabal, Baylar, Bilir, Biger, Barsil, Basmil, Berendey, Berendzer, Bersul, Burtas, Bucak Tatarları, Cacal, Canya, Çıtak, Çuy Kişi, Dokuz Tatar, Halay, Işyak, Kavar, Kaysak, Karagas, Karadağlı, Karakoyunlu, Kara Kırgız, Karaman, Kara Tatar, Kara Nogay, Kara Hazar, Kımık, Kovuy, Koybal, Kotrigur, Kemeş Bulgar, Kuiirk, Kubandi, Kuruk, Kutrigur, Kitay, Lugar, Macar, Mayma Kişi, Mangot, Ogondor, Onogur, Ostyak, Otuz Tatar, Sabakul, Saragur, Saralimin, Saratsin (Saracen), Sarlı, Sarman, Sart, Sarısen, Selçuk, Suas, Suaslamari, Şor Kişi, Tarılı, Taulas, Tuba Kişi, Türgeş, Unnugundur, Urmat, Yazgır, Yazok, Yasır.
5- Türk adı yaygınlaşmadan çok önceki zamanlarda Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan halklar ile adlarında Türk kelimesinin bazı fonetik varyasyonlarını içeren halklar; Abdali (Eftalit, Ak Hun), Avar (Aores, Aorses), Agadir (Agathyr, Akatir, Akathyr, Ağaç eri), Argipe, Ases (Az, Yas, Aş, İş, Uz), Alan, Alvan, Angareyon (Kangar), Apasiak, Apatark, Arimaspi, Asena (Asana), Bard (Pard, Part), Bi/ Pi/ Pey/ Bey/ Bek, Bunturk, Dagarma (Dagar, Tagar), Day, Eorpata, Etrüsk,  Gelon (Yılan), Hangar, Harteş, Horasan (Suar-As-Sün), Hvaras (Suaras, Horasm), Hun (Sün) Jujan (Susün, Susan), Hunugur (Sonogur, Onogur), Iirk (Yörük), Işguza, Kangara, Kangu, Kaspi, Katyar, Kimmer, Koman, Kusan (Kushan, Kasan, Kazan) Kuiirk (Beyaz Yörük), Kunaksalan, Kuu Kişi, Kuerik, Küşe, Massaget (Masgut), Min, Onogur, Paralat, Roks-alan, Sa, Sarmat, Saga, Sagadar, Sagay, Sak (Saka), Saha, Sakaliba (Saklab), Syanbi, Sindi, İskit, Skolot, Sogd (Sugdak, Soğdak), Suar, Sümer, Se, Tabgaç, Taur (Tohar, Tagar, Dagar, Dagarma), Tisaget, Tohrı, Trak, Traspi, Troy, Tursaka, Ud (As), Unu, Usun.
Gen araştırmaları da, Türk dili ailesine giren diller konuşan antik halkların dünyaya yayılarak çeşitli halkların ve dillerinin oluşumuna katkıda bulunduklarını, bazılarının da yine diğer halklarla karışmalarına rağmen Türk dili ailesine giren diller konuşmaya devam ettiklerini göstermektedir.
Günümüzde Türk dil ailesine giren diller konuşan halkların, Sibirya’dan Türkiye ve Balkanlara, yeryüzündeki dağılımı da aşağıdaki haritada gösterilmektedir.
2Kaynak: Türkic Culture Institute
Günümüzde Türk dili konuşan Halklar
1Türkiye7Karakalpak13Dağıstan19Altay25Kıbrıs
2Balkan8Uygur14Kumuk20Hakas26Kaşgay
3Kazak9Tatar15Karaçay21Tuva27Khamsin
4Özbek10Çuvaş16Balkar22Sibir  
5Kırgız11Başkurt17Nogay23Irak Türkmen  
6Türkmen12Azerbaycan18Sakha24Suriye Türkmen  

Türklerin göç etmelerinin sebepleri:

İlk ortaya çıktıkları Sibirya’nın ikliminin çok sert ve tarıma elverişli alanlarının az olması, Türklerin tarihin çok erken zamanlarında hayvanları ehlileştirebilmelerine ve hayvancılığa dayanan bir ekonomi ve hayat biçimi oluşturmalarına yol açmıştır.
Sibirya halklarının bölgenin zor iklim şartlarında yerleşik hayatın gerektirdiği faaliyetlere yönelmelerine rağmen, ekonomilerinin temelini oluşturan hayvanlarının iyi beslenmesi kendilerinin de iyi beslenmesini sağlayacağından, mevsim, iklim ve coğrafya şartlarında hayvanlarının en iyi besleneceği bölgelere göçlerinde bir süreklilik sağlamış, nüfus çoğaldıkça birbirinin peşi sıra daha batıya ve güneye ilerlemişlerdir.
Bu veriler, Türkiye okullarında okutulan tarih kitaplarında Türklerin Orta Asya’dan kuraklık ve çölleşme sonucu ayrıldıkları görüşünün de yanlış olduğunu göstermektedir. Bilim insanlarının açıklamalarına göre, dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızının dünyanın belli bölgeleri üzerinde yarattığı hava akımları çöllerin oluşmasına sebep olmuş ve çöller milyonlarca yıl önce oluşmuştur. Kuraklık ve etkileri konusunda, Türklerin göçleri gibi tarihi olayları hatta İslamiyet’in ortaya çıkışını bile kuraklığa bağlayan görüşün de yanlış olduğu açıklanmıştır.
Arkeolojik, Etimolojik, Mitolojik, Kültürel ve Doğal Veriler yanında gen araştırmaları sonucunda, günümüzde, Türklerin ortaya çıkış ve göçlere başlama yerinin Sibirya olduğu, Türklerin göç etmeleri sebebinin de, büyük ölçüde Sibirya’nın iklim ve coğrafya şartları ile yine Sibirya’nın iklim ve coğrafya şartları sonucunda ortaya çıkan hayvancılığa dayanan ekonomileri olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.
Altay-Sibirya halklarının göç ettikleri bölgelerde yerleşik veya yarı yerleşik hayata geçmelerine rağmen, bazı gruplarının genellikle bir süre sonra yeniden başka bölgelere göç ettikleri de görüldüğünden, çeşitli araştırmacılar, Türkleri akıcı/hareketli halklar olarak tanımlamaktadır.
Bu konuya Prof. Anatole A. Klyosov’da dikkat çekmekte; eski antik çağlarda büyük nüfusları olan diğer halkların, tarımsal üretime ve tarımsal alanlara bağımlılıkları nedeniyle yerleşik oldukları bölgeden ayrılmayan bir tutumları olmasına rağmen;
Ural-Altay Sibirya halklarının Asya, Avrupa, Amerika ve Afrika kıtası boyunca göç ettikleri ve halklar arasında bir atardamar işlevi üstlenerek etkileşim ve kaynaşmalarını sağladıklarını, Güney Sibirya kökenli halkların Balkan, Anadolu, Mezopotamya, İran, İskandinavya ve Avrupa coğrafyalarında yaşayan çeşitli halkların içindeki oranlarının artması ve etkili konumlara gelmelerinden sonra, bu bölgelerin halklarında da Dünyaya yayılma davranışının geliştiğine işaret etmektedir.

Amerikan Yerlileri

Bu derlemenin ‘Ural-Altay Sibirya’ bölümünde özetlenen New York Times ve BBC World internet sitelerinin (20 Kasım 2013) tarihli yayınlarında “…Batı Avrupalıların atalarının Sibirya Bering boğazı üzerinden Amerika’ya geçtiklerinin anlaşıldığı…” biçimindeki haberlerinde de işaret edildiği üzere yapılan gen araştırmaları; daha önceleri Hint kökenli olarak görülen ve hatta günümüzde bile “Indian American” olarak adlandırılmaya devam edilen Yerli Amerikalıların, Sibirya halklarından biri olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.
“Last Glacial Maximum” adı verilen, kısaca günümüzde kuzey kutup bölgesinde görülen buz kaplı alanların Avrupa, Amerika ve Asya’nın kuzey bölgelerinin tamamını kapladığı buz çağı zamanında, Sibirya ve Alaska arasındaki Bering Boğazı da donmuş ve günümüzde “Indian American/Native American/Yerli Amerikalı” gibi adlar verilen Sibirya halklarının bir kısmı Amerika kıtasına geçmiş ve bir ucundan diğer ucuna tüm Amerika kıtasına yayılmışlar ve Aztek, Maya, İnka uygarlıklarını kurmuşlardır.
Dil araştırmaları sonucunda, Türklerin ve Yerli Amerikalıların sadece aynı bölgenin halkları olmadıkları, Türk dili ile Yerli Amerikalıların dilinin çok eski zamanlarda aynı dil olduğu anlaşılmıştır. Bu konuda Türkolog Prof. Zakiev, “…Rastlantısal olamayacak, ancak bir arada yaşayan halkların dilinde aynen kullanılabilecek “baldız” gibi akraba isimlendirmeleri ile ata, anne, boya, tanı, ıslak, yeşil ve yaş gibi hayatın çeşitli alanlarını ilgilendiren kelimelerin de aynı olduğunu…” belirtmektedir. [Prof. M. Zakiev, 2002]
“Coman-che” ismindeki “Koman” gibi “Apa-che” ismindeki “Apa” sözcüğü de Türk dili ile doğrudan ilgilidir. “Che” ekinin de Yerli Amerika halklarının dillerinde çok sık kullanıldığı, “Che Guevara” ismindeki “Che” sözcüğünün de bunu vurgulamak için verilen bir lakap olduğu belirtilmektedir.
“…Bering boğazı yoluyla Sibirya’dan Amerika kıtasına en erken geçenlerin 19 bin yıl önce, en geç geçenlerin 11 bin yıl önce geçtikleri…” [“Late Pleistocene Glacial Events in Beringia” Elias & Brigham-Grette, 2013] tahmin edilmektedir.
Yerli Amerikalıların, Sibirya halklarından biri hem de aynı dil ailesine mensup halklarından biri olmasının en önemli sonuçlarından biri, Türk dilinin, insanlığın Taş Devri denilen zamanlarından beri konuşulduğunu kanıtlaması olmuş, Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi tarihçilerinin öngörülerinin de doğru olduğu ortaya çıkmıştır.
Yerli Amerikalıların, Bering boğazı yoluyla Sibirya’dan Amerika kıtasına geçtikleri ve Altay-Sibirya halkları ile aynı dili konuştuklarının kanıtlanması, aynı zamanda, Altay-Sibirya halklarının başka bölgelere göç tarihinin, insanlığın çok erken dönemlerinde başlamış olduğunu da kanıtlamaktadır.

At Kültürü

İngiltere Exeter Üniversitesinden Dr. Alan Outram, araştırma ekibi içinde yer aldığı Kazakistan’da yapılan araştırmalarını özetlediği [Horse domestication in the Botai Culture, Eneolithic Kazakhstan] adlı makalesinde, “…Kazakistan’da bulunan, Bakır Çağına tarihlenen ve Botai kültürü adı verilen at evcilleştirme yerleşkesindeki incelemelerinin atın Avrupa’dan 1.000 veya 2.000 yıl önce (günümüzden yaklaşık 5.500 yıl önce) evcilleştirildiğini gösterdiğini, bu bölgede MÖ 4.000’li yıllarda (6.000 yıl önce) atın evcilleştirilmiş olabileceğini, kazılarda bulunan kaplar üzerinde yaptıkları analizlerde de at sütü izlerinin bulunduğunu, Kazakistan’da atın sütünden yapılan ‘kımız’ adı verilen hafif alkollü içkinin tarihinin de bu kültüre dayanabileceğini…” belirtmektedir.
Ayrıca, erken zamanlarda Altay-Sibirya bölgesinden Amerika kıtasına geçip, Güney ve Orta Amerika’ya ulaşan, orada Aztek, Maya ve İnka uygarlıklarını kuran Amerika yerlilerinde at kültürü görülmezken, Amerika’ya daha geç zamanlarda giden Kuzey Amerika yerlilerinde at kültürünün olması, bunların at kültürünü Güney Sibirya’da öğrenmiş olabilecekleri ihtimalini de akla getirmektedir.
Siberian Times isimli yayının 4 Ağustos 2013 tarihli yayınında, Altay bölgesinde bulunan bir at iskeletinin 50 bin yaşında olduğunun tespit edildiği haberi yer aldığından, Atların, insan yerleşiminden de önce Altayların doğal canlıları arasında bulunduğunu göstermektedir.
“…Atın evcilleştirilmesi Türklerin hareket kabiliyetlerini artırmasını ve uzak bölgelere göç etmelerini sağlaması (yeryüzündeki ilk küreselleşme dalgası) yanında, tekerleğin ve arabanın icadı, atlı savaşçı birlikleri oluşturulması, evcilleştirilmiş atın ticareti, başka halklara at evcilleştirme tesisleri kurularak işletilmesi gibi yeni imkân ve ekonomilerin gelişmesini sağlamıştır…” [Prof. M. Zakiev, 2002]

Göçebe Ekonomisi – Tarım Ekonomisi

Günümüzde tarım, hammadde, sanayi, teknoloji, finans, ticaret, sanat, bilim, bilişim, iletişim, savunma, turizm, ulaştırma gibi çeşitli sektörlerin farklı kompozisyonlarına dayalı ekonomileri olan ülkelerin birbirinden farklı sosyal ve siyasal örgütlenmelere, eğitim modellerine ihtiyaç duymaları veya geliştirmeleri, hatta bunun farkına varmaları veya varamamaları bile başlangıcından günümüze insanlık tarihinin belirleyici bir değişkeni mahiyetinde olmuştur.
Bu manada, Avusturya aborjinleri örneğinde görüldüğü gibi bazı avcı, toplayıcı veya avcı-toplayıcı halkların yaşam biçimlerini günümüze kadar değişmeden sürdürdükleri görülürken, Ural-Altay halklarının daha çok hayvancılığa dayalı göçebe, yarı-göçebe yaşam biçimleri oluşturdukları, bunun da çiftçiliğe dayalı yaşam biçimini seçen diğer halklarla aralarında, önemli toplumsal ve siyasal farklılıklar oluşmasına yol açtığı görülmektedir.
Tarıma dayalı yaşam biçimini seçen halklar, ekonomileri nedeniyle tarımsal alanlara ve tarımsal ürünlerinin hasat zamanına bağımlı hale gelmişler, tarımsal alanlarının mülkiyetini korumak için de diğer halklara kapalı olan bir toplum modeli diyebileceğimiz bir tarzda örgütlenmişlerdir.
Göçebe halklar ise, hayvanlarından elde ettikleri et, süt, yoğurt ve yağ ile beslenmiş, hayvanlarının deri ve yünlerini işleyerek giyinmiş ve çadırlarını bunlarla yapmış ve kendilerine bu imkânları sağlayan hayvanlarını da, Prof. Anatole A. Klyosov’un ifadesiyle “yiyeceklerini de yanlarında taşıdıklarından” belirli bir tarımsal alana bağımlılıkları olmamıştır.
Prof. Anatole A. Klyosov; “…Türklerin avcı-toplayıcı ekonomiden hayvan yetiştirmeye dayanan ekonomiyi geliştirdiklerini, göçebe kültürünün kadın-erkek eşitliğini, bağımsızlık ve eşitçiliği, askeri yetenekler ve teknikleri ile tüm dünyaya dağılmalarında kültürleri kadar önemli olan kendilerine olan benzersiz güvenlerini yarattığını…” belirtmektedir. [Anatole A. Klyosov, Overview of Türkic genetics, 2010-2012]
Türklerin, yeni bölgelere olan göçleri sırasında ve hayvancılık yaptıkları mevsimlere ve iklimlere göre hareket ettikleri coğrafyalarda, güvenliklerini sağlayabilmelerinin, yerleşik halklardan farklı bir örgütlenme biçimini ortaya çıkardığı da görülmektedir. Bu nedenle, kabileler arasında dayanışmayı artırmak için ‘exogamy’ adı verilen diğer kabile ve halklardan evlenme kuralını benimsemiş ve sıkı bir biçimde uygulayarak, kabileler ve halklar arası akrabalıkları artırmışlar, diğer halklarla kaynaşmışlar, hem kendi içlerinde hem diğer halklarla ilişkilerinde ötekileştirme yerine eşitlik, adalet ve dayanışmayı önemsemişler, bunların sonucunda da tehditlere karşı güçlü birlikler oluşturabilmişlerdir.
Türk dili konuşan halkların birçoğunda halen devam eden yedi göbek akraba dışındakilerle evliliği esas alan ‘exogamy’ kuralının Anadolu Türklerinde İslamiyet’in kabulünden sonra değiştirildiği, Oğuz Kağan Destanının Oğuz Kağan’ın evliliğinin anlatıldığı bölümün, Oğuz Kağan’ın en samimi Müslüman olan amcakızıyla evlendiği biçiminde değiştirilmesinden anlaşılmaktadır.
Göçebe ve yarı-göçebe ekonomisi veya Tarım ekonomisi toplumlarının, Devlet biçimleri de farklı olmuş, Tarım ekonomisine dayalı toplumlar küçük feodal devletler biçiminde kurulurken; mevsimlere göre geniş otlaklara ihtiyacı olan Türk boylarının Devlet biçimi ise, çeşitli tehditlere karşı boyların gönüllü birlikteliklerine dayanan Birlikler oluşturmaları doğrultusunda gelişmiş, tüm Türk boylarının bu Birliklere katılması durumlarında da, Asya’nın bir ucundan Avrupa’nın ortalarına kadar uzanan Devletler/Birlikler ortaya çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda Türklerin yerleşim yerlerinin yaygınlığının da kanıtı olmuştur.
Diğer taraftan, hayvancılığa dayanan ekonomileri gereği göçebe/göçer kabilelerden oluşmaları sebebiyle, doğal olarak oluşturdukları Birliklerin de, hareketli/mobil Birlikler niteliği taşıdığı, bunun sonucunda da, son bulundukları bölgede akraba oldukları halklarla birlikte örneğin birkaç yüzyıl Balkanlarda, sonraki yüzyıl Anadolu’da, Mezopotamya’da veya Avrupa’nın bir başka noktasında ortaya çıktıkları görülmekte, halkların birbirine karışma ve etkileşimlerini sağlayan bir atardamar işlevi gördükleri anlaşılmaktadır.

Altay-Türk dili konuşan halkların yerleşme bölgeleri

12 bin yıl önce dünyanın beş kıtasının toplam nüfusunun 1-10 milyon, 7 bin yıl önce ise 5-20 milyon arasında (Ankara veya İstanbul nüfusu kadar) olduğu tahmin edildiğinden, yeryüzünde yerleşime açık çok geniş alanlar bulunduğu anlaşılmakta, atı evcilleştiren, hayvan yetiştirmeye dayanan ekonomileri nedeniyle bir yere bağımlılıkları olmayan Türklerin de çok çeşitli bölgelere göç etmesi için çok yönlü maddi zeminin hazır olduğu görülmektedir.

13
Kaynak:  http://etc.usf.edu/maps/pages/2900/2965/2965.htm
Sibirya’dan Batı Avrupa’ya uzanan “Büyük Kuzey Düzlükleri” (Great Northern Lowland) adındaki düzlükler, Kuzey Yarımkürenin en büyük düzlükleridir. Bu düzlüklerin Güney Sibirya’dan Hazar Denizine kadar uzanan bölümüne Balkaş-Aral-Hazar Stepleri, Hazar Denizinden Romanya’ya kadar uzanan bölümüne de Kafkas-Karadeniz stepleri denilmektedir.
Türk dili konuşan halkların temel yerleşim ve çoğalma bölgeleri, Sibirya’nın doğal uzantısı olan Hazar-Aral-Balkaş Stepleridir.
Türk dili konuşan halkların temel yerleşim ve çoğalma bölgeleri olan-Sibirya’nın doğal uzantısını da oluşturan Hazar-Aral-Balkaş Steplerinden; iki ana hatta yazlık ve kışlık bölgeler oluşturdukları, birinci hattın Kafkas-Karadeniz stepleri istikameti, ikinci hattın ise, Hindikuş dağları istikameti olduğu; söz konusu bu iki ana hat arasında yer alan alanlarda yarı-göçebe bir hayat sürdürdükleri belirtilmektedir.
Örneğin, Türk dili konuşan halkların bir bölümünün Kafkas-Karadeniz stepleri üzerinden Balkanlara ve Avrupa’ya yöneldikleri, DNA gen bilimcilerinin araştırmalarına göre Türklerin “12 bin yıl önce, Avrupa’ya ulaştıkları ve Balkanlara yerleştikleri, Balkanların yerli halkları ile karıştıkları, bu süreç sonunda Balkanlarda 8-9 bin yıl önceye tarihlenen Balkan Arkeolojik kültürünün, 6.000 yıl önce de pro-Hint-Avrupa (Arian/Aryan) dilinin oluştuğu” [Klyosov A. 2010-2012] anlaşılmıştır.
Yine tarihi, mitolojik ve kültürel verilerin de desteklediği gen araştırmaları sonucunda, Balkaş-Aral-Hazar-Kafkas-Karadeniz stepleri hattında yaşayan Türk boylarının 6.000 yıl önce de Kafkasya’ya, 5.500 yıl önce Anadolu’ya geçtikleri [Klyosov A. 2010-2012] tespit edilmiştir.
Hazar-Aral-Balkaş Stepleri ile Hindikuş dağları hattında yarı göçebe – yarı yerleşik hayatı sürdüren Türklerin bir bölümünün ise, günümüz Pakistan sınırları içinde yer alan Hindikuş dağlarından doğup Arap denizine dökülen İndus Nehri boyunca kurulmuş ve en gelişmiş dönemini MÖ 3.300 ve MÖ 1.300 yılları arasında yaşamış “Indus Valley Civilization” (İndus Vadisi Medeniyeti) ismi verilen antik medeniyetin yaşandığı bölgeye de yerleştikleri anlaşılmıştır. Yapılan gen araştırmaları da, söz konusu kabilelerin İndus nehri- Arap Denizi hattını kullanarak 5.300 yıl önce Mezopotamya ve Mısır’a, Mısır’dan Afrika’nın içlerine, Mezopotamya’dan da Kuzey Afrika üzerinden 3.600-4.000 yıl önce İspanya’ya ulaştıklarını göstermiştir.
Hazar-Aral-Balkaş Stepleri ile Hindikuş dağları hattında yarı göçebe – yarı yerleşik hayatlarına devam eden Türklerin ise, törelerini aynen korudukları ve yaşadıkları birçok bölgede olduğu gibi, Türkistan bölgesinde de, silahlı süvari birlikleriyle bölge halkları ve ticaret yollarını dış tehditlerden koruma görevini de üstlendikleri tarihi kaynaklarda (örneğin Büyük İskender’in bölgede karşılaştığı Başkurt süvari birliği ile ilgili tarihi anlatımlarda) yer almaktadır.
Türklerin antik çağlardan beri Orta Asya’da olduğunu gösteren sayısız kaynak olmakla birlikte, Arkeoloji ve Etnoloji Profesörü Azgar Mukhamadiev’in [Problems of Linguoethnohistory of the Tatar people, Kazan, 1995] isimli eserinde yer alan “Klasik antik çağda Türkistan coğrafyasında sıfat olarak ‘Devlet’ anlamına gelen, üzerinde ‘Türk’ adı yazılı para basıldığı” bilgisinden de söz edilmelidir.
Orta Asya hattında yaşayan Türklerin bir kısmının da, bugünkü Moğolistan ve Çin istikametine yöneldikleri, o dönemlerde Moğolların ataları olan halkların Japon denizi kıyılarında yaşadığı, günümüz Moğolistanı ve Kuzey Çin bölgesinin, Altay-Türk dili konuşan halkların yaşadıkları alanlardan biri olduğu, daha sonraki zamanlarda bu bölgeden doğan Türk İmparatorlukları ile Altay-Türk dil ailesine giren diller konuşan halkların Çin içlerine ilerlemesini durdurmak için Çinliler tarafından yapılan Çin Seddi ve Çin yazılı kaynaklarından açıkça görülmektedir. Yine söz konusu bölgede bulunan MÖ 1.800 yılına ait (3.800 yıllık) Tokarlara ait Mumya Kültürü ile Mumyalar üzerinde yapılan gen analizleri maddi delillerin bir diğerini oluşturmaktadır.
Çin yazılı kaynakları da, bu bölgedeki Türk tarihinin bugünden yaklaşık 3700 yıl öncesine kadar bölümü hakkında kısmen bilgi edinmemizi de mümkün kılmaktadır. MÖ 1677 yılı (3700 yıllık) Çin kaynaklarında, Türk dilinin en eski kelimeleri Tanrı, Kut, Ordu, Tuğ ve Hun kelimelerinden söz edilmektedir
Bu nedenlerle, Orta Asya, Kafkaslar, Anadolu, Mezopotamya ve Mısır’da antik zamanlarda kurulan uygarlıklar ile Türklerin ilgisi ve ilişkisinin araştırılmasına ve bazı sonuçlarının yayınlanmasına başlanmıştır.

ANADOLULAR KİMDİR



ANADOLULAR KİMDİR

Antik çağlardaki her uygarlığı Hint-Avrupa uygarlığı addeden Eurocentristlerin de desteklediği, resmi Sovyet tarihçilerinin “Türklerin MS 5. ve 6. yüzyılda Altay dağları veya Orta Asya civarında ortaya çıktığı, I ve II Göktürk Kağanlığını kurduktan birkaç asır sonra kaybolmalarına rağmen, Türk adını ve dilini birçoğu Türk olmayan halklara miras bıraktıkları” [Gumilev L.N. 1967, 4] biçimindeki tarih dayatması, doğal olarak, MS 5.yy’da ortaya çıktığı ileri sürülen Türklerin, antik çağlarda Anadolu tarihinde yerinin olamayacağı ve günümüzde Anadolu’da yaşayan Türk adını taşıyan ve Türkçe konuşanların da Türk olmadığı iddialarını da beraberinde getirmiştir.
Ancak söz konusu iddiaların, sadece son 1.500 yıla varan Anadolu tarihine bakıldığında bile gerçeklerle bağdaşmadığı görülmektedir:
  • Her şeyden evvel, Hilafet Devletlerinin Anadolu’yu işgali ve yaklaşık 500 yıl süren Haçlı seferleri döneminde savaş alanına dönen Anadolu nüfus yoğunluğunun çok azaldığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır.
  • Emeviler döneminden (MS 661-750) itibaren de, Hilafet Devletlerinin askeri gücünü oluşturan Memluk askeri içinde Türk kökenli askerler ve komutanlar ana kitleyi oluşturmuş, bölgeye bu kapsamdaki Türk yerleşimi, tarihi kayıtlarda da yer aldığı gibi bölge kadınlarıyla evlendirilmeyen Memluk askerlerinin evlenmeleri için Türk ülkelerinden getirilen kadınları da kapsamıştır.
  • Bizans ve Haçlılar ile başkenti Bağdat olan Hilafet Devleti arasında tampon bölge oluşturmak üzere, MS 750 yılında başlayan Abbasiler dönemi ile birlikte, İslamiyet’i kabul eden Türk boyları Fırat havzası ile Adana-Maraş-Malatya-Bitlis ve Erzurum hattına iskân edilmişlerdir.
  • MS 800’lü yıllarda Hazar Kağanlığı toprakları Doğu Anadolu bölgesinin bir kısmını da kapsar hale gelmiştir.
  • Oğuz, Peçenek, Kıpçak gibi Türk boylarına mensup olup Balkanlar’da Hristiyan dinine geçen Türkler, Bizans tarafından, Anadolu’ya gelen Selçuklu Türklerine karşı savunma tedbiri olarak Kayseri, Konya, Mersin, Antalya, Karaman, Nevşehir, Kırıkkale başta olmak üzere iç ve güney Anadolu’daki birçok bölgeye iskân edilmiştir. (Prof. Dr. Erhan Afyoncu)
  • 1071 yılı Malazgirt savaşında Bizans Ordusundaki Oğuz ve Peçenek boylarına mensup asker ve komutanların Selçuklu Ordusu safına geçmesi örneğinde görüldüğü gibi tarihi kayıtlara göre, her döneminde Bizans İmparatorluğu ordusunda Skythicon (İskit Savaşçısı) adı da verilen önemli sayıda Türk kökenli asker ve komutan yer almıştır.
  • Siyasal bir birlik (Devlet) olarak “Müslüman Türklerin Anadolu’ya giriş yılı” olarak kabul edilen 1071 yılından itibaren, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin başından sonuna Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasına Türk boylarının yerleşimleri kesintisiz ve yoğun olarak sürmüştür.
  • Son 200 yıl içinde de tüm Osmanlı ve Türk coğrafyasından başta Kafkaslar, Kırım ve Balkan göçleri olmak üzere yaşanan göçler ve I. Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus mübadeleleri yapılması süreçleri sonunda, 1927 yılı nüfus sayımına göre ancak 13 milyona varan Anadolu nüfus yapısı oluşmuştur.
Özetle, sadece son 1.500 yıla varan Anadolu tarihi göz önüne alındığında bile, Anadolu’da yaşayan Türk adını taşıyan ve Türkçe konuşanların Türk olmadığı iddialarının gerçeklikle bağdaşmadığı açık olarak görülmektedir.
Buna rağmen, bazı grupların söz konusu iddialarını, Nazilerin anlayışını bile aşan bir ırkçılık anlayışıyla ele almaya başladıkları ve bu iddialarını gen bilimi araştırmalarına dayandırmaya çalıştıkları görülmektedir.
Bu tür iddialar, konunun gen bilimi açısından da incelenmesi zorunluluğunu doğurmuş, bu çalışmanın ilk üç bölümünde de, gen bilimi açısından Türklerin kim oldukları konusundaki çeşitli ülkelerin gen bilimcilerinin araştırmaları özetlenmiştir.   
Yine yukarıdaki bölümlerde, Türklerin, eski antik çağlardan beri Anadolu halkları ve medeniyetlerinin oluşumuna çok önemli katkılarda bulunan halklardan biri olduğu, Anadolu Türkleri gibi Orta Asya, Mezopotamya, Kafkas-Karadeniz stepleri ve Balkan Türklerinin de binlerce yıllık zorlu bir süreç sonunda oluştuklarını gösteren bilgilere yer verilmiştir.
Anadolu’nun antik çağlarında Türklerin yeri bulunmadığı iddiasında bulunanlara Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cevabı olan “Anadolu 7.000 yıllık Türk beşiğidir” sözünün tarihi ve maddi temellerini gösteren verilere de “Anadolu’nun antik çağlarında Türklerin yeri nedir” ve “Anadolu’nun yerlisi olduğu iddia edilenler Kimdir” sorularına da cevap verecek bir biçimde aşağıda özetlenmektedir.

Anadolu’nun yerlileri: (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halklar

Anadolu’nun yerli halkının kimler olduğu hakkındaki en temel görüş; Yeryüzünde tarımsal üretimi başlatan-dolayısıyla yeryüzündeki yerleşik medeniyetin başlatıcıları kabul edilen Kuzey Afrika orijinli (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halkların bir kısmının Anadolu’ya da yerleşen ilk halk olduğu, bu nedenle de bunların nesillerinin Anadolu’nun yerli halkı olduğu görüşüdür. Bu görüş, Anadolu’dan günümüzdeki Yunanistan, Balkanlar ve İtalya bölgelerine yerleşenlerin, (E1b1) Y-Haplogrubunu önemli oranlarda taşımasına dayanmaktadır.
Kuzey Afrika’da ortaya çıkan (E1b1)  Y-Haplogrubu taşıyan erkek nüfus oranlarının günümüzde de en yüksek Berberilerde (%90), Somalilerde %80, Cezayirler de %50, Mısırlılarda %31-54 olup, bu bölgelerden önce Anadolu’ya, sonra Avrupa’ya yerleşen Yunanlılarda %20-47, Balkanlar’da %25, İtalyanlarda %11-29, Yahudilerde %20 gibi yüksek oranlarda varlığını sürdürdüğü görülmektedir.  Türkiye’de ise (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyan erkek nüfusun %9-10 civarında bulunduğu tespit edilmiştir.
Bu veriler, Anadolu’nun yerli halkı kabul edilen (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyıcılarının, tarihi kayıtlarda da yer aldığı gibi Anadolu’da yaşanan Depremler, 200 yıl süren Pers istilası, 500 yıl süren İslamiyet-Hristiyanlık arasındaki din savaşları dönemlerinin Anadolu’yu savaş alanına dönüştürmesi gibi sebepler yanında daha verimli topraklara sahip olması gibi nedenlerle süreç içinde Avrupa kıt’asına ilerlediklerini ve günümüzde Yunanistan başta olmak üzere Balkanlar, İtalya ve kısmen de Fransa ve İspanya’da yaşadıklarını göstermektedir.
Türkiye’de görülen %10 civarındaki (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyanların da büyük bir bölümünün; İslamiyet’le birlikte Türklerle karışan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya yerleşen Türkler ile yine tarihi verilerin eski antik çağdan bu yana gerek Balkanlarda gerek Mezopotamya’da Türklerle birbirlerine karıştıklarını gösterdiği (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyan Türkler oldukları görülmektedir.
Bunların yanında, aynı (E1b1) Y-Haplogrubunu %2-10 oranlarında taşıyan Azeriler, Uygurlar, Özbekler, Kırımlılar, Boşnaklar, Kumuklar, Balkarlar gibi çeşitli Türk boylarından hatta diğer Kafkas, Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarından Anadolu’ya göç edenlerin günümüz Türkiye’sinde görülen %9-10 civarındaki (E1b1) Y-Haplogrubunu taşıyan Türklerin önemli bir bölümünü de oluşturdukları anlaşılmaktadır.
Anadolu’nun yerli halkı sayılan halklardan Anadolu’da kalanların da, asimile olmaları sonucunda değil süreç içinde Türklerle akraba olmaları nedeniyle mübadele döneminde Türkiye’de kalmayı tercih ettikleri de bilinmektedir.
Ayrıca, bazı grupların Anadolu’nun yerli halkı olduklarını iddia ettiği Ermeni ve Kürtlerin (E1b1) Y-Haplogrubunu Kuzey Afrika veya Balkan Ülkeleri gibi yüksek oranda taşımaları gerekirken, (E1b1) Y-Haplogrubun Güneydoğu Anadolu bölgesinde (%4) ve Ermenistan’da ise ancak (%4-5) civarında olduğunun görülmesi, Ermenilerin ve Kürtlerin Anadolu’nun yerli halkı olduğu iddiasının yersiz olduğunu, bir miktar (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyıcılarının süreç içinde Ermeni ve Kürtlerle de akraba olduklarını göstermektedir.
Daha önemlisi, gen araştırmaları; günümüzdeki Yunan, Balkan, İtalyan, Ermeni ve Kürt nüfus içinde en yüksek orana sahip olan gruplardan birisinin Altay-Sibirya kökenliler olduğunu göstermektedir. Bu veriler de, Türklerin söz konusu halkları asimile etmediğini, tersine, bu halkların oluşmasında Türklerin önemli bir katkısının bulunduğunu, bu halkların önemli bir bölümünün atalarının Altay-Sibirya-Türk kökenli olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.
Tüm bu tarihi veriler ve gen araştırmaları, “Anadolu’nun yerlisi olan Rumlar, Ermeniler, Kürtler asimilasyona uğratılmıştır” benzeri propagandaların gerçeklerle bağdaşmadığını göstermektedir.

Ermeniler

Adların kökeni bilimine göre, Ermeni ismi Türkçe bir sözcüktür. Ermeniler kendilerini “Hye” “Hay” veya “Hayk”, ülkelerinin ismini de “Hayastan” olarak adlandırmaktadır.
Ermenilerin aile bazında “oğlu” anlamında kullandıkları “ian-yan” ekinin de, ülke bazında Ar-men-ian, Arabian, Tunusian, İtalian, Indonesian, Indian, Brasilian örneklerinde olduğu gibi farklı dil ailelerine mensup birçok halk için “oralı-o bölgeden” anlamında kullanıldığı,  “ian-yan” ekinin herhangi bir ırk anlamı taşımadığı görülmektedir.
Konu bağlamında belirtilirse, “ian-yan” eki Türkler ve Kürtler için kullanılmamakta, Türkler ve Kürtler, Turkish ve Kurdish olarak tanımlanmaktadır. “ish” ekiyle tanımlanan diğer halklara örnek olarak ta; Spanish, English, Jewish, Swedish, Irish, Finnish gibi halklar gösterilmektedir.
Bizzat Ermeni bilim insanları tarafından yapılan gen araştırmaları da, “Ermeni Irkı” diye bir ırkın olmadığını, diğer tüm halklar gibi Ermenilerin de, günümüz Ermenistan Platolarına yerleşmiş (G2a3a) (G2a3) ata-geni taşıyıcısı bir halkın süreç içinde gelişen bir dil ve bir din etrafında çeşitli halkların karışması ile oluştuklarını göstermiştir. Başka ülkelerin vatandaşı olan Ermenilerin bazı gruplarının da, kültürlerini oluşturan çeşitli unsurları, özellikle Türkçe’yi ülkemizde bile ender bilinen atasözlerimizle birlikte korudukları da görülmektedir.
[www.khazaria.com/genetics/armenians.html] adresinde “Major studies of Armenians” başlığı altında yer alan, Ermenistan Platosu ve antik Gardman bölgesi ile Türkiye’de Van ve Sason bölgeleri olmak üzere dört bölge kökenli Ermenilerle ilgili olarak yürütülen gen araştırmaları sonuçlarının gösterildiği makalelerde de özetle;
  • Söz konusu dört bölge kökenli Ermenilerin (Altay-Sibirya) (R1b1b1) Haplogrubunu önemli oranlarda, J2a* ve G2a* Haplogruplarını da oldukça taşımalarına karşın; bu dört bölgeden (404) Ermeni’nin Y-Kromozomlarının (STR) bölümlerinin analizi sonucunda ise, birbirleriyle hiç benzeşmediklerinin, bu dört bölgedeki Ermenilerin birbirlerinden tamamen farklı topluluklar olduklarının görüldüğü;
  • Bu farklılığın diğer toplumlarla karışmalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunun araştırılması için de, 27 bio-geographic topluluğun verileri referans alınarak yapılan Phylogenetic ve Admixture analizleri sonucunda da, söz konusu dört bölgeden sadece Ermenistan Platosu ile Gardman bölgeleri Ermenileri arasında genetik yakınlık bulunurken, Van ve Sason bölgeleri Ermenilerinin bu analizler açısından da çok farklı olduklarının görüldüğü;
  • Yine Ermenistan Platosu ve Gardman bölgelerinde rastlanan (J2a2a) Y-Haplogrubuna, Van bölgesi kökenli Ermenilerde sadece (1) kişide rastlandığı, Sason bölgesi kökenli Ermenilerde ise hiç rastlanmadığı;
  • Ayrıca Sason bölgesi kökenli (104) Ermeni’den (18) kişide (%17-18) rastlanan Orta-Asya orijinli (R2) Y-Haplogrubuna da, Van bölgesi kökenli Ermenilerden sadece (1) kişide rastlanırken, Ermenistan Platosu ve Gardman bölgelerinde hiç rastlanmadığı;
  • Analizlerin antropolojik özellikleri benzer Ermenilerin seçilerek yapılmasına rağmen, Y-Kromozom yapıları benzeşmediği görülen bu dört bölge Ermenileri arasındaki ilişkinin, Ermeni Devletinin Ermenistan platosundan başlayan genişlemesine dayanabileceği belirtilmektedir.
Söz konusu gen araştırmaları sonuçları, yukarıda açıklandığı gibi, başta (R1b) Y-Haplogrubu taşıyan Türk kökenliler olmak üzere çeşitli kökene ait insanların karışmaları sonucunda günümüz Ermeni veya Armenian halkının oluştuğunu göstermiştir.
Ermenilerde önemli oranda rastlanan Altay-Sibiryalı (R1b) Y-Haplogrubunun kökeninin anlaşılması, göç yolları ve Avrasya, Afrika ve Türk dünyasında dağılımı konusunda bir fikir edinilebilmesi açısından (Türkiye’de hangi gen araştırması esas alınarak çizildiği bilinmemekle birlikte) aşağıdaki haritada; Türkmenlerde daha yüksek oranlarda olmak üzere Sibirya’dan başlayarak tüm Türk boylarında önemli oranlarda bulunan, dünyada ise, en yüksek %86 oranıyla Başkurtlarda rastlanan (R1b) Y-Haplogrubunun Avrasya ve Afrika kıt’alarındaki dağılımı gösterilmektedir.
37
Altay-Sibirya orijinli (R1a) Y-Haplogrubunun (R1a-Z93) alt grubunun dağılımını gösteren yukarıdaki haritadan da görüldüğü üzere, Sibirya Türkleri, Bulgaristan’ın ilk kurucuları Bulgar Türkleri (Kazan Tatarları), Kırgızlar ve Uygurlarda yüksek oranlarda, Özbekler, Afganlılar, Pakistanlılarda önemli oranlarda bulunan, günümüzde Van gölü ve çevresindeki illerde Türkiye’nin diğer bölgelerine göre de daha yoğun bulunan R1a-Z93 Y-Haplogrubunun, Ermenistan’da yok denecek kadar bulunduğu görülmektedir.
35
[http://www.eupedia.com/genetics/famous_ydna_by_haplogroup.shtml#R1a] internet adresinden de görüleceği üzere, ülkemizde en çok Van ve çevresindeki illerde görülen R1a-Z93 ata-geninin bir diğer özelliğinin de, Osmanlı hanedan ailesinin de Y-Haplogrubu olmasıdır.
Eupedia.com internet sitesinden aşağıdaki alınan haritada ise, (R1a) ata-geninin diğer bir alt-grubu olan (R1a-M458) alt grubunun ülkemizdeki dağılımı gösterilmektedir.
36
Yukarıdaki haritalarda, tüm Türkiye boyunca Altay-Sibirya (R) ata-geni açısından bir homojenlik bulunduğu, aynı homojen dağılımın diğer Altay-Sibirya ata-genleri (P ve Q) ata-genleri ve Ural (N) ata-geni ile Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya, Arabistan’dan Kafkaslara geniş bir coğrafyaya yayılmış E ve F-M89 (GHIJK) ata-genleri açısından da söz konusu olduğu tespit edilmiştir.
Ermeniler, kökenlerini Ermenistan platolarında ortaya çıkan “Hye” “Hay” veya “Hayk” isminde ilk ataları olarak kabul ettikleri efsanevi bir kurucuya bağlamakta ve bu kurucunun Ermenistan platolarına geldiği yer konusunda ise çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Tarih ve dil bilimi verileri ve gen araştırmalarına göre ise;
  • Ermeni dilinin, MÖ 1.000 yılından sonraki bir süreçte, (R1a) Y-Haplogrubu taşıyıcısı olan ve Pro-Hint Avrupa dili konuşan “Aryan” denilen halkların İran coğrafyasına yerleşmeleri süreci içinde oluşan bir dil olduğu,
  • Er-men-i adının da, “Darius I” tarafından ilk defa MÖ 550 yıllarında Urartu Devletinin topraklarını kapsayan bir coğrafyanın Pers İmparatorluğunun bir vilayeti olarak Armina olarak adlandırılmasından sonra bu coğrafyada yaşayan halkların, süreç içinde Ermeni olarak adlandırılmaya başlanmasından sonra ortaya çıktığı,
  • Er-men-i ismi yanında, Arap alfabesinde ( ا ) harfinin “elif” olarak okunması gibi MS 405 yılında Mesrop Maştots tarafından icat edilen Ermeni alfabesinde (b) harfinin “ben”, (m) harfinin “men” olarak okunmasının Türklerle yakın ilişki ve etkileşim içinde bir bir halk olduklarını da gösterdiği,
  • Ermeni bilim insanları tarafından yapılan gen araştırmaları ve açıklamalarına göre ise; (G2a3a) (G2a3), (J2a) ve (R1b) Y-Haplogrupları taşıyan çeşitli kökenden olan insanlarla karışması sonucunda günümüz Ermenistan Platolarında Ermeni halkının oluştuğu anlaşılmaktadır.
Günümüzdeki geçerli tarih anlayışının da, dünyada kurulan tüm uygarlıkların çeşitli halkların çeşitli biçimlerdeki katkılarıyla oluşmuş “insanoğlunun ortak mirasları” olduklarını kabul eden bir tarih anlayışı olması nedeniyle, tarih çalışmalarında da, bu anlayışa uygun olan yaklaşımların doğru tutumu oluşturduğu görülmektedir.

Kürtler ve Zazalar

Konuştukları dili esas alarak halkları isimlendiren Türklerin ve Müslüman Arapların “Kürt” olarak adlandırdığı, gerek Türkistan coğrafyasında gerekse Mezopotamya ve Anadolu’da, hatta Orta Asya’da Türklerle iç içe yaşayan Kürtlerin, PKK ve bazıları tarafından “Kürt Irkı” olarak adlandırıldığı görülmektedir.
Ancak gen araştırmaları bizzat “Irk” kavramının yanlışlığı yanında Kürtler, Zazalar ve Türklerin aynı bileşenlerden oluştuğunu göstermiştir.
“The Origin of Kurds” isimli [Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2] makalesinde, internette yer alan özgeçmiş bilgilerine göre, uzun yıllar Kürtlerle ilgili insani misyonlarda çalışan ve Kürtler hakkında birçok makalesi bulunan Avusturyalı araştırmacı diplomat, halen Süleymaniye Üniversitesi Kürdoloji Merkezinde Profesör olan Ferdinand Hennerbichler;
“İrani dil konuşmaları nedeniyle İrani kökene sahip olduğu ve Hint-Avrupalı sayılan Kürt topluluklarının, yeni gen araştırmaları sonucunda, İran’ın kuzeybatısından ve Avrasya’dan olmadıkları, Mezopotamya’nın yerli halkı olan ilk atalarının, Orta Asya’dan gelen (R1a1) Y-Haplogrubu taşıyan askeri elitler tarafından dil olarak İranileştirildiklerinin anlaşıldığını, ancak hem Asya’dan gelen antik (R1a1) Y-Haplogrubu taşıyıcıları hem de ilk Mezopotamya yerlilerinin, bugünkü çeşitli tarihi, genetik, kültürel ve etnik tabana dayalı Kürt topluluklarının ataları olmadığının anlaşıldığını” belirtmektedir.
Makalesinin sonuç bölümünde de, “Kürt gruplarının Avrasya ve Yakındoğu’daki çeşitli antik ataların nesli olduklarını, tarih içinde her birinin ayrı diller konuştuğunu” ifade etmekte ve “Güneydoğu Anadolu’dan Zagros dağlarına kadar olan Kürt gruplarının (J) klanından geldiği ifade edilse de, bunların da ortak ata veya ortak kabileye mensup olmadıklarının hatta aynı yer, alan veya bölgede oluşmadıklarının anlaşıldığı” açıklamasını yapmaktadır.
Gen araştırmalarına göre de, Kürtlerin ve Zazaların en büyük grubunu Altay-Sibirya kökenlilerin oluşturduğu; Kürt erkek nüfusunun %34’ünün, Zazalar’ın ise %41’inin Altay-Sibirya Y-Haplogrupları taşıdığı anlaşılmıştır. [Journal of Human Genetics 50 (2005): pages 435-441] ve [Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2]
Yine yukarıda gösterilen araştırmalara göre, Türkiye Kürtlerinin %34 Altay-Sibirya Y-Haplogrubu yanında bazı araştırmalarda (J) Y-Haplogrubu oranları içinde gösterilen Orta Asya-Pamir kökenli F-M89 Mega-Haplogrubunu bir araştırmaya göre %11,5 diğer araştırmaya göre %14,3 oranında taşıdıkları, yine Pamir yaylalarından Avustralya kıt’asına kadar alana yayılan K-M9 Y-Haplogrubunu %12,7 ve (C) Y-Haplogrubunu da %1,1 oranında taşıdıkları; aynı durumun %41 oranında Altay-Sibirya Y-Haplogrubu yanında %3,7 oranında (C) Y-Haplogrubu ve %7,4 oranında F-M89 Mega-Haplogrubunu taşıyan Zazalar için de geçerli olduğu görülmektedir.
Günümüzde de, tümü İrani diller grubuna giren diller konuştuğu söylenen Kürtlerden, Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Kurmanç, Irak ve İran Kürtlerinin Sorani dili konuştuğu belirtilmektedir.
Yine İrani dil ailesine giren bir dil konuştuğu ifade edien Zazaların dilinin ise, bu dillerden farklı bir dil olduğu, Harzemlerin bir kolu olan Zazaların (Horasanlıların) İrani diller kapsamında olduğu belirtilen dil konusunda da W.B. Henning, [Selected Citations, Society and History. Essays in Honour Karl August Wittfogel  / Ed. by G.L. Ulmen, Hague-Paris-New York, 1978];
“…Horesmian dilinin daha çok Peştun diline yakın olduğunu, Peştun dilinin de; Urdu dilinin Türk diyalekti olduğunu veya Türk dilinin Urdu diyalekti olduğunu…” açıklamaktadır.
Hem yaşadıkları alan (Orta Asya) hem de gen araştırmaları Zazaların (Horasanlıların), Harzemlerin bir kolu olduğunu, tarihlerinin Harzem-Türk tarihi içinde ele alınmasının doğru olacağını göstermektedir.
Yapılan gen araştırmalarında İran ve Irak Kürtlerinde (J) Haplogrubu taşıyanların oranının yüksek olmasına rağmen, Zazalarda (J) Haplogrubu taşıyanlara rastlanmaması, Türkiye Kurmançilerinde ise, İran ve Irak Kürtlerine göre düşük oranda (%13,8) rastlanmasının, [Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2, Tablo;1] Kürt grupları arasındaki dil farklılığının nedenini de açıklayabilecek nitelikte görünmektedir.
Bu bağlamda, Türkiye Kürtlerinin çoğunluğunu oluşturan Kurman-ç isminin tarihi kökleri konusunda Ali Rıza Özdemir’in “Kurmançlar Kimlerdir” makalesinin de önemli bilgiler içerdiği belirtilmelidir.
Yine Kurmanç ve Zazaların (Horasanlıların) erkek nüfuslarının en büyük gruplarını Altay-Sibirya kökenlilerin oluşturması yanında “Gen bilimine göre Türk kadınları” bölümünde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, Türkiye Kürtleri ve Zaza (veya Horasanlı) kadınlarının da içinde bulunduğu, Türkiye’deki tüm kadınların %90 civarındaki bölümünün Sibirya kökenli oldukları, coğrafya ve iklim şartlarına adaptasyonlarının oluşturduğu ve babalarından aldıkları bazı özellikler yanında, gen araştırmaları Türkiye Kürtleri ve Zaza kadınlarının da %90 civarındaki bölümünün Sibirya MtDNA Haplogruplarını (anne/kadın genlerini) taşıdıkları anlaşılmıştır.

Frigler

Bazı Ermeni gruplarının geçmişte Trak, sonraları Hititlerin doğu kolu, bugünlerde de Mitanni olarak Frigya (Phrygia) Devletini kurdukları biçiminde iddialarına rastlanmaktadır.
Ermenilerin, Frigya Devletini kurdukları iddiaları konusunda, Prof. Anatole Klyosov; Friglerin dilinin, Trojanların (Truvalıların) dili ile Friglerin çevrelerindeki Anadolu halklarının dilinin hiçbirine benzemediğini, etnolojik olarak ta Friglerin başlıkları ile İskitlerin başlıkları ve Friglerin ok atış biçimleri ile İskitlerin ve Türk atlılarının efsanevi ok atış biçimlerinin aynı olduğunu, Gordion’daki Frig kralının mezarının da geleneksel antik Türk ve İskit mezarlarından olduğunu… Kurganlarda bulunan (R1b) ata-genlerinin Türklerle karışmış bir halk olan Ermenilerde de bulunmasının bu kültürün Ermenilere ait olduğunu göstermeyeceğini, birçok Türk boyunun zaten (R1b) Haplogrubunun bu dalını taşımakta olduğunu belirtmektedir. [A. Klyosov Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2]
Yukarıdaki Kimmerler, İskitler ve Kangarlar bölümlerindeki açıklamalar dikkate alındığında da, Frigya ülkesinin antik çağlarda Altay-Sibirya/Türk kökenli halkların önemli yerleşim bölgelerinden biri olduğu da anlaşılmaktadır.
Prof. Anatole Klyosov’un açıklamaları yanında, Sibirya nehirlerinden Angara nehrinin ismi ile Çankırı’nın eski adı Kengir (Kangar) isimlerinin hatta Sibiryalı olan Ankara Kedisinin bile tek başlarına Altay-Sibirya-Frigya coğrafyası ilişkisini tüm açıklığıyla gözler önüne serdiği görülmektedir.

Urartular

Urartu Devleti M.Ö 900 yılında Doğu Anadolu’da kurulmuş olup, Başkenti Van şehridir. M.Ö 600 yılında Medler tarafından yıkılmıştır.
Son yıllardaki tarih, dil ve gen bilimi araştırmaları sonucunda, bazı gruplarının ileri sürdüğü, Ermenilerin Urartu Devletinin kurucusu oldukları iddiasının da geçerliliğinin bulunmadığı, “Ur-ar-tu” Devletinin, Altay-Sibirya kökenli (R1a) Y-Haplogrubu taşıyıcısı “Hurriler” “Ur’iler” (Hitit çivi yazısında “Hu-Ur”) olarak adlandırılan halk tarafından kurulduğu anlaşılmıştır. (Hu-Ur ismi için Bakınız: Prof. Dr. Adil Alpman “Hurriler” 1981, sayfa 285).
Bizzat Ermeni bilim insanları,  antik Ur-ar-tu Devletinin toprakları olan gerek Van gerekse Sason bölgeleri kökenli olan Ermeniler ile Ermenistan Ermenileri arasında hiçbir genetik yakınlık bulunmadığını, Ermenilerle bu bölgeler kökenli Ermenilerin ilişkisinin, Ermenilerin bir dönem Ermenistan platosundan başlayan genişlemesine dayanabileceğini belirtmektedir.
Yine, Büyük Ermeni Lûgati’ni neşreden Ermeni dili uzmanı Acaryan; Ermenilerin Doğu Anadolu’daki bazı şehir ve dağ adlarının Ermenice olduğu iddialarına karşı, ‘Ararat, Van, Daron (Muş), Garin (Erzurum), Masis (Ararat)…’ gibi kelimelerin Ermenice ile kat’iyen tefsir olunamayacağını ve Urartu dilinden kaldığını belirtmektedir.
Yine Acaryan; Horenli Movses’in anlattığı efsanevî krallardan “Aram, Mavanez gibi isimlerin Khald (Urartulu)’ların Arame, Menuas gibi kral isimlerinden” geldiğini, ‘ayk, Armenak, Amasya, Harma, Ara, Gartos’ adlarının ise menşei meçhul ve “hiç şüphesiz Ermenice de değillerdir. Ermenice olarak bir mânâ ifade etmezler” demektedir.
Son zamanlarda yapılan dil araştırmaları da, Urartu dili ile Ermeni dilinin hiçbir alâka ve münasebetinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. [Erdal İlter, Ermeni Araştırmaları, Sayı 6, Yaz 2002]
Prof. Dr. Adil Alpman’da “Hurriler” isimli [A.Ü DTCF Tarih Bölümü Araştırma Dergisi Cilt: 14 Sayı: 25, 1981] makalesinde;
“MÖ 3 bin yıllarında Asya istikametinden gelen ve Zagros dağları üzerinden Mezopotamya ve Anadolu’ya geçen Mitanni ve Hurri’lerin, filolojik (dil) araştırmalarına göre Asya kökenli Ari (Aryan) kavimler olduğunu, Mitanni ve Hurri’lerin Mezopotamya‘da kurduğu devletlerin topraklarında yaşayan diğer halkın ise Sami halkları olduğunu, Hitit Boğazköy kazılarında da Hurri dilini kullanan bir kavmin olduğunun ortaya çıktığını, Hurri’lerin Çukurova’da da Devlet kurduklarını, Asurlarda da (Asuri=Assyrian=As+Syrian) birçok Hurri adına rastlandığını, Urartu Devletini kuranların da Hurriler olduğunu” açıklamaktadır.
(Not; Makalede, Hurrilere ait yazılı belgelerin tümünün Akad dilinde olduğu, tarihlerinin çözülemeyen dönemlerinin de olduğu belirtmekle birlikte, daha çok o günkü tarih anlayışıyla onomastik-şahıs ismi analizlerinde Hint isimlerine rastlanması nedeniyle Hurrilerin Aryan kavimlerden olduğunun varsayıldığı görülmektedir. Ancak, günümüzde yapılan İndus Vadisi Uygarlığı ile ilgili tarih ve gen araştırmaları, MÖ 1500 yıllarında Hindistan’a ulaştığı anlaşılan Aryan adı verilen kavimlerden önceki dönemlerde, Sümer, Subartu,  Hurri/Hu-Ur vb. Ural-Altay kabilelerinin, İndus Vadisi-Mezopotamya hattını birçok defa kullandıkları da anlaşılmıştır. Hurri/Hu-Ur kabilesinin İndus Vadisi hattından Mezopotamya’ya geçişlerinin hangi dönemde olduğunun belirlenmesinden sonra konuştukları dilin belirlenebileceği anlaşılmaktadır.)
Bu bağlamda, Süleymaniye Üniversitesinde Kürdoloji Profesörü Ferdinand Hennerbichler’e göre; Hurri ve Mitanni’ler yüksek oranda (R1a) Haplogrubu taşıyan (Ural Altay-Sibirya kökenli) halklardır.

Hititler

Hititlerin, Mezar Kültürüne (Kurgan Culture) sahip bir halk olmaları ve Mezar Kültürünün de Hazar-Aral steplerinde ortaya çıkmış olması nedeniyle, MÖ 2.000 yıllarında Kafkas-Karadeniz stepleri üzerinden Anadolu’ya geçtiklerine dair teoriler bulunmaktadır.
Her antik uygarlık için iddia edildiği gibi Hint-Avrupa dili veya bu dile kardeş bir dil konuştukları tahmin edildiği belirtilen ve en büyük tanrıları Fırtına Tanrısı olan “Hitit”lerin dilinde, Alman sözcüklerine benzer, ‘daos’ gibi Kurt Mitolojisi ile ilgili sözcükler bulunması üzerine, Almanlar bu sözcüklerden dolayı bir dönem Alman-Hitit bağını araştırmış, ‘Daos’ sözcüğünün, Dacian-Celt’lerle (Kelt’lerle) alakalı olduğu anlaşılmıştır.
Yukarıdaki bölümlerde açıklanan gen araştırmalarının Dacian ve Celt’lerin Altay-Sibirya kavimlerinden olduklarını göstermesi yanında; günümüzde de Dacia (Vardar Türkleri) ve Celtic (İskoç) halkları ile Karadeniz bölgemizde de halen yaşatılan “Gayda-Tulum” çalgısı ve Kurt mitolojisi ile Mezar Kültürü hatta Megaliths ve Dolmen Kültürlerinin, Dacian-Celt’ler ile Türkler arasındaki kültürel akrabalığı da gösterdiği belirtilmektedir.
Özetle, Mezopotamya’da Babil Devletine MÖ 1595 yılında son veren, MÖ 1295 yılında da antik Mısır ile günümüz Suriye topraklarının paylaşılması konusunda anlaşma yapan Hititlerin; Kafkas-Karadeniz stepleri, Anadolu ve Mezopotamya hatta Antik Mısır ve Yunan Uygarlıkları arasında bir köprü konumunda olduğu, tüm bu halklarla karşılıklı ilişki ve etkileşim içinde bulunduğu da anlaşılmaktadır.
Bu paragrafı da, bir masal gibi anlatırsak; Tarihsel veriler ve gen araştırmaları, aslında aynı halk olan ve Aslan veya Boğa gibi farklı semboller kullanan komşu Sümer şehir devletleri arasında su kaynakları nedeniyle yapılan bir dizi savaşın Mezopotamya’da Aslan yerine Boğa sembolünün daha yaygınlaşmasını sağlaması sonrasında bölgeden ayrılan bazı grupların, Kuzey Afrika üzerinden Al-geria ve Tu-nus gibi birçok bölgeye isimlerini ve genetik izlerini bırakarak İspanya’ya geçtiği, bunların bir kısmının İspanya’da kalarak Mezopotamya’dan ayrılmaları sebebi olarak gördükleri Boğalarla mücadelesini anma mahiyetinde ritüeller geliştirdikleri, bir kısmının da yoluna devam edip Avrupa’nın bir ucu İspanya’dan diğer ucu Anadolu’ya geldiklerinde (Celtiklerinde) yerli halklarla (Hattilerle) birlikte Hitit Devletini kurdukları, Anadolu’da hâkimiyet sağladıktan sonra, günümüzde Avrupa’nın temsil etmesi benzeri, o dönemde dünyanın merkezi olan Mezopotamya’ya yöneldikleri, sonrasında tarihte bilinen savaşların ve anlaşmaların gerçekleştiği masal gibi gelse de tarih ve gen araştırmaları bunu doğrulamaktadır.
Prof. Anatole A. Klyosov’da,  Antik Celt’lerin kökeni konusunda, bunların Hint-Avrupa dilini konuştuklarının ve Batıdan Doğuya göç ettiklerinin söylendiğini, ama gen biliminin bunu çabucak çözdüğünü ve antik Celtic halkının Haplogrubunun (R1b1b2) olduğunu, Avrupa’ya İspanya üzerinden girdiklerinden Batıdan Doğuya gitmiş gibi göründüklerini ve dillerinin de Hint-Avrupa olmayıp Türkçe olduğunu belirtmektedir.
Hititler ile ilgili dikkat çekici bir nokta da, yine günümüz Türklerinin “gel” olarak telaffuz ettikleri “cel” sözcüğüdür. Eski Türkçe “cel” hem “gel” hem de “yel” anlamındadır. Hititlerin en büyük tanrısı da kuvvetli, gök gürültülü “cel=yel” “Fırtına” tanrısıdır. Hititlerin Mezopotamya>Kuzey Afrika>İspanya>Kafkas Karadeniz Stepleri>Anadolu yolunda dilleri Avrupa dillerinden etkilenmiş olsa da, bunların isimlerinin “Celt” olduğu da kanıtlanmıştır.
Yine, “Celt” sözcüğünün “Kelt” veya “Selt” diye telaffuz edildiği bilinmektedir. Bazı Türkçe konuşan halkların dilinde, “çabuk” cel=yel gibi anlamına gelen “Şalt” sözcüğünün de kullanımına halen devam edilmekte, bunun dil bilimcilerin ilgisini çekebilecek bir konu olabileceği de düşünülmektedir.
Hititlerden sonra da, bu derlemenin Kuzey Türkleri ve Güney Türkleri bölümlerinde adları geçen boyların gerek Orta Asya ve Mezopotamya üzerinden gerekse Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden Anadolu’nun tamamına yerleştiklerine ve bu toprakları kendilerine vatan yaptıklarına dair sayısız tarihi veri, Türk dili konuşan halkların tarihin başlangıcından beri “Anadolulu” olduklarını ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Anadolu 7.000 yıllık Türk beşiğidir” sözünün çok sağlam tarihi temelleri bulunduğunu göstermektedir.

Ortak Medeniyet

Tarihi veriler, insanoğlunun örgütlenme modelinin, dünyadaki bütün canlılar gibi bir yuva – bir vatan temelinde olduğunu, dünyadaki bütün halkların ve medeniyetlerin de, bir yuva – bir vatan temelinde, çeşitli halkların birbiriyle karışmaları, ilişkileri ve etkileşimleri sonucunda ortaya çıktıklarını, bundan sonra da böyle olacağını göstermektedir.
Dünyanın en eski yerleşim ve en eski medeniyetlerinin yaşandığı Anadolu’nun ise yeryüzündeki tüm ülkelerden çok ayrıcalıklı bir konumu bulunduğu, tüm Avrasya boyunca tüm halkların ve medeniyetlerin bileşenlerinden oluşmasının getirdiği sadece ilişki ağının bile tek başına Anadolu’yu Avrasya halkları için çok değerli bir kültürel merkez konumuna taşıdığı görülmektedir.
Yukarıda bölümlerde sistem teorisinin; dünyanın her şeyiyle sürekli değişen dinamik bir sistem olduğu ve sürekli değişen dinamik çevrelerine uyum yetenekleri olmayanların yok olduklarını temel veri olarak kabul ettiği açıklanmıştır.
Yine Sistem teorisi, bir sistem içinde yer alan unsurların güç birliği anlayışı içinde hareket ve değişme süreçleri içinde birbirini etkileyerek birbirine güç veren bir bütün yarattıklarını, bu bütünün gücünün sistemdeki tüm unsurların ayrı ayrı güçlerinin toplamından çok daha büyük olduğunu varsaymaktadır.
Bu bağlamda, günümüz Batı dünyası, 20.yy Avrupa’sında dünya savaşları, iç savaşlar ve insanlık felaketlerine yol açması nedeniyle 19 ve 20.yy Avrupa’sının çatışmacı ve ötekileştirici felsefi ve ideolojik akımlarını kendi bünyelerinden dışladıkları bir sürece ve içinde yaşadığımız “Bilgi Çağı Uygarlığı” döneminin temel anlayışı olan güç birliği ilkesine uyum sağlayabilmek için kendilerini yeniden tarif etme sürecine yönelmişlerdir.
Aynı şekilde çeşitli ülkelerin de özellikle günümüzde yeni bir türbülans dönemine girdiği görülen dünyaya uyum yeteneklerini artırmak için kendi içlerinde güç birliği anlayışını tercih etmeye başladıkları da görülmektedir.
Ülkemizde de bu anlayışa geçilmesinin önemli olduğu görülmekte, 80 milyonu aşan nüfusuna aş-iş ve çocuklarına bir gelecek yaratma mücadelesi içindeki ülkemizin tüm sorunlarından, AB’ye girerek kurtulacağı hülyasına kapılmanın da yanlış olduğu anlaşılmaktadır. AB’nin, çevre ülke olmaktan başka seçenekleri olmadığını ölçtükleri ülkeleri AB kriterlerini umursamadan üyeliğe kabul ettikleri, bu yeni üye ülkelerin de büyük köylere dönüşme sürecine girdikleri görülmektedir.
Türkiye’nin sadece ekonomik faaliyet alanlarıyla ilgili olarak yapılan ölçümlerde, çevresindeki istisnasız tüm ülkelerden farklı olarak hemen her ekonomik faaliyet alanında çok çeşitli mal ve hizmet üretebilmesinin Türkiye’nin çevre ülke konumunu kabul etmemesine yol açacağı, daha önemlisi, Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki AB ülkeleri için bir çekim merkezi ve AB içinde yeni bir bölge merkezi haline gelebileceğini hesapladıkları Türkiye’yi AB’ye almak ve ‘AB evi üstünde Türkiye’ye ev kurdurmak’ istemedikleri anlaşılmaktadır.
Kuruluşunda kendisine “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma” hedefini belirlemiş olan Türkiye’nin de rasyonel bir biçimde on yıllardır tartıştığı çevre ülke olma yerine “bölge merkezi” olma hedefine yöneldiği, gerek iş çevrelerinin gerekse siyasi kuruluşların bu hedefi desteklediklerine dair irade beyanlarını açıkladıkları, ülkemizin de, tüm alt-yapısını güçlendirmeye başladığı ve bu konuda proje destekleri yanında bilgi ve tecrübelerinden istifade etmek maksadıyla tüm AB uyum projelerini daha da güçlendirerek uyguladığı görülmektedir.
Bu derlemede özetlenen son araştırmaların, gerçek bilgiye ulaşamamaları nedeniyle ötekileştirme ve ortak kimliklerin yok edilmesi kampanyalarından etkilenenlerin bilgilerini güncellemelerine ve hem kendi içimizde hem diğer halklarla ilişkilerimizde ötekileştirme yerine eşitlik, adalet ve dayanışmaya önem verme yaklaşımı ve dinamik çevreye uyum yeteneğimizin binlerce yıl içinde oluşmuş ortak kültürel değerlerimizin gereği olduğunun hatırlanmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
 Saygılarımla.

URAL–ALTAY SİBİRYA



URAL–ALTAY SİBİRYA

Aşağıda kısaca özetlenen arkeolojik, etimolojik, kültürel ve doğal veriler ile gen bilimi araştırma sonuçları Türklerin ilk ortaya çıktıkları yerin açıklıkla belirlenmesini sağlamaktadır.
Türk dilinin yeryüzünde ilk konuşulmaya başlandığı coğrafyanın bilinmesi, günümüzdeki Türk dil ailesine giren diller konuşan halklar ile Asya, Avrupa hatta Amerika ve Afrika’daki bazı halkların ve medeniyetlerin oluşum süreçlerinin anlaşılmasını da sağlamaktadır.

A) Gen bilimi araştırma sonuçları

Gen bilimi alanında hem ABD Harvard Üniversitesi hem Moskova Devlet Üniversitesi Profesörü Anatole A. Klyosov, Amerikalı ve Avrupalı bilim insanlarının yaptığı yüzlerce gen bilimi araştırmasının sonuçlarına dayanarak yazdığını belirttiği “Overview of Türkic genetics” isimli makaleler serisinin birinci makalesi olan ve [Journal of Russian Academy of DNA Genealogy, 2010] dergisinde yayınlanan (Türk dil ailesi ile Hint-Avrupa dil ailesi arasındaki ilişkinin temel gizemi ve bunu DNA gen bilimi yardımıyla çözme girişimi) “The principal mystery in the relationship of Indo-European and Türkic linguistic families, and an attempt to solve it with the help of DNA genealogy: reflections of a non-linguist” başlıklı makalesinde;
Tarihin bir safhasında (NOP) Y-Haplogrubu taşıyan insandan (N), (O) ve (P) Y-Haplogrupları adı verilen genlere sahip olan halklar oluşmuştur.
(N) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halk, günümüzde Ural Halkları olarak adlandırılan, Ural dili konuşan halkların ataları olup, Kuzey Sibirya’ya yerleşmiştir.
(O) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halk günümüzün Çin ve Güney Asya halklarının ataları olup, Hindistan üzerinden Güney Asya’ya yerleşmiştir.
(P) ata-geni taşıyıcısı halk ise Güney Sibirya’ya yerleşmiş, Güney Sibirya’nın iklim ve coğrafya şartlarında, (P) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halktan, (Q) ve (R) Y-Haplogrupları taşıyan iki kardeş halk oluşmuştur. (P) Y-Haplogrubu taşıyıcısı halkın dili, (Q) ve (R) Y-Haplogrubu taşıyan kardeş halkların da ana dili olmuştur.
(P), (Q), (R) Y-Haplogrupları taşıyan halkın bir bölümü, Sibirya Bering boğazı üzerinden Amerika kıt’asına geçmiş, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’daki yerli Amerikalı halkları oluşturmuştur.
(P), (Q), (R) Y-Haplogrupları taşıyan halkın Güney Sibirya’da kalan bölümü ise, Türk dili konuşan halkları oluşturmuştur. Bunların hayvancılığa dayalı göçebe yaşam biçimi de, Avrasya coğrafyasında çok çeşitli halkların ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Özetle; (P), (Q), (R) ata-genlerinin ilk taşıyıcıları olan Türkler, Ural-Altay dağları arasındaki Güney Sibirya’da ortaya çıkmıştır.

B) Arkeolojik, Etimolojik, Mitolojik, Kültürel, Doğal Veriler

1.Mal’ta Boy – The Mal’ta – Buret’ culture (Altay-Angara Kültürü)

Altay dağlarının kuzey bölümünde yer alan Baykal gölünden doğan ve Yenisey nehrine katılan “Angara” nehrinin yakınlarında 1927 yılında keşfedilen bir antik yerleşim yerinde aralıklarla kazılar yapılmış, 1958 yılı kazılarında bir mezarda, 3-4 yaşlarındaki “Mal’ta Boy” adı verilen bir çocuk iskeleti, bir Venüs figürünün de yer aldığı birçok ilk insan sanat örnekleri sayılan eşyalarla birlikte bulunmuş ve koruma altına alınmıştır.
Bu antik yerleşim yeri ile ilgili geniş bilgiye ve bu antik yerleşim yerinde bulunan eserlerle ilgili görüntülere [http://donsmaps.com/malta.html] internet adresinden ulaşılabilmektedir.
Bu antik yerleşim yerinde bulunan ve “Mal’ta Boy” adı verilen çocuk iskeletinden alınan üst kol kemiği üzerinde, Danimarka Kopenhag Üniversitesinden “Eske Willerslev” ve ekip arkadaşları tarafından, 2013 yılında yapılan testler sonucunda, bunun dünyada gen bilimi incelemesine uygun en eski tarihli insan iskeleti olup, 24.000 yıllık olduğu ve çocuğun ata-geninin (R) Y-Haplogrup, anne-geninin (U) MtDNA olarak tespit edildiği,  Sibirya Bering boğazından Amerika kıt’asına geçen yerli Amerikalıların %14-38 arasındaki bir oranının bu çocuğun neslinden geldiği, bu çocuğun Batı Avrasya halklarıyla da genetik bağının bulunduğu açıklanmıştır.
4 yaşındaki “Mal’ta boy”  adı verilen 24.000 yıllık çocuk iskeletinin bulunduğu bu antik yerleşim yeri hakkında, Amerika New York [Department of Education, The Metropolitan Museum of Art] uzmanlarından Laura Anne Tedesco;
Malta antik yerleşiminin yarı-yeraltı evlerinden oluştuğunu, evlerin duvarlarının iri hayvan kemikleri kullanılarak inşa edildiğini, tavanının ise hayvan derilerinden yapıldığını, böylelikle Sibirya’nın sert ikliminden korunmuş olabileceklerini belirtmekte, bu antik yerleşim yerinin ilk defa 1927 yılında Mikhail Gerasimov tarafından keşfedildiğini ve araştırmaların aralıklarla yapıldığını, bu antik yerleşim bölgesinde 15.000 -18.000 yıl önce döneme (Upper Palaeolithic döneme) tarihlenen “The Mal’ta – Buret’ culture” adı verilen kültürel dönemde, o bölgede olacağı düşünülemeyecek bir kültür yaşandığını açıklamaktadır.
New York Times – BBC World
“Mal’ta Boy” adı verilen çocuk iskeleti üzerinde yapılan gen bilimi analizleri sonuçları, aynı tarihli (20 Kasım 2013) New York Times ve BBC World internet sitesinde de yayınlanmıştır. Söz konusu iki yayında;
Sibirya Baykal gölü yakınında bir mezarda bulunan 3-4 yaşlarındaki “Mal’ta Boy” adı verilen çocuk iskeletinden alınan üst kol kemiği üzerinde Danimarka Kopenhag Üniversitesinden Eske Willerslev ve ekibi tarafından 2013 yılında yapılan testler sonucunda, bunun dünyada gen bilimi incelemesine uygun en eski tarihli insan iskeleti olup, 24.000 yıllık olduğu ve çocuğun ata-geninin (R) Y-Haplogrup, anne-geninin (U) MtDNA olarak tespit edildiği haberi yer almaktadır.
Bu konu, her iki yayında, Batı Avrupalıların atalarının Sibirya Bering boğazı üzerinden Amerika’ya geçtikleri, şimdiye kadar Amerikan yerlilerinde görülen ama bir türlü açıklanamayan Avrupalı genlere sahip yerli Amerikalıların durumunun açıklanabildiğini, yerli Amerikalıların %14-38 arasındaki bir oranının bu çocuğun neslinden olduğu, Batı Avrasyalılar için de aynı durumun söz konusu olduğu değerlendirilmesiyle okuyucularına aktarılmaktadır.
Söz konusu yayınlarda, bunun ikinci olay olup, daha önce de aynı bölgede bulunan 17.000 yıllık bir yetişkin iskeletinden alınan numune üzerinde yapılan incelemede de yine Avrupalı genlerinin tespit edilmiş olduğu hatırlatılmaktadır.

2. Ankara İsmi

“Mal’ta Boy” adı verilen 24.000 yıllık çocuk iskeletinin bulunduğu Malta bölgesi, bir iç deniz büyüklüğündeki Baykal gölünden doğan “Angara nehri” kıyısında olup; Bilal Ak’ın [Ankara Adının Kaynağı ve Yeni Bir Yaklaşım, Türk Yurdu, 2002] isimli makalesine göre Ankara adı; Sibirya’daki Yenisey Nehri kollarından olan ‘Angara’ nehri ve nehrin kıyısındaki ‘Angarsk’ kentinin ismi gibi, Taşkent’in güneyinde ‘Angran’, Letonya’da ‘Engüre’, İspanya’da ‘Enguera’, Fransa’da ‘Angers’ ve Afrika’da ‘Angra’ olarak ta karşımıza çıkmaktadır.
Kangarlar, Frigya ve Kimmerler ile ilgili tarihi verilerin de açıkça gösterdiği (hatta Sibiryalı olduğu anlaşılan Ankara Kedisinin bile tanıklık ettiği) gibi Altay-Sibirya kökenli olan bu halkların Anadolu’da yerleştikleri bölgelerden birisinin adı olan ve Sibirya-Baykal gölünden doğan “Angara Nehri”ne dayanan Ankara isminin, Türklerin Anadolu’nun antik çağları tarihindeki yerini tek başına açıklamaya yeterli olmasına rağmen bunun görmezden gelindiği ve Ankara adının Klasik Yunanca’da gemi çıpası anlamına gelen Ἄγκυρα” sözcüğüne dayandığı, bu adın Latin harfleri ile Ankyra, Ancyra yazıldığı, bu ismin Batılılar tarafından Angora olarak anıldığı gibi kurgulara rastlandığı görülmektedir.

 3. Kurgan Culture (Mezar Kültürü)

Baykal gölü yakınında Angara nehri kıyısındaki bölgede 24.000 yıl önce mezar kültürünün olması ve mezara çocukla beraber bazı eşyalarının konulması, söz konusu Altay halkının, Mezopotamya, Çin, Anadolu, Mısır, İrlanda ve İskoçya gibi çeşitli bölgelerde ortaya çıkacak olan ölen şahsa ait eşyaların mezarına konulduğu mezar kültürleriyle alakası bakımından çok önemli bir ayrıntıdır.
4
Örneğin, Altay-Sibirya (R1b) ata-geni taşıdıkları tespit edilen İskitler ve Kimmerlerin Anadolu’ya getirdiği en büyük değişikliklerden birinin de, mezar kültürü olduğuna işaret edilmektedir: “Gordion’da (Frigya/Frikya) MÖ 750–710 yıllarında inşa edildiği belirlenen ilk mezarlar, sonra Antik Yunan, Lidya ve Asuriler tarafından da uygulanmaya başlanmıştır. Gordion’da yapılan anıt mezarlar ile aynı dönemlerde ve aynı inşa teknikleriyle yapıldığı anlaşılan Anadolu’dan 4.000 km. uzaklıktaki Altay-Sibirya mezarlarının Anadolu’dan Sibirya’ya giden veya evlerine geri dönen Kimmerler tarafından yapıldığı ileri sürülmesine rağmen, aynı mezar kültürünü (Anadolu’dan yaklaşık 900 yıl önce MÖ 1.600 yıllarında) Çin’e götürenleri açıklayamamakta olduğu” belirtilmektedir. [Leonid Marsadolov, The Cimmerian Traditions of the Gordion Tumuli (Phrygia) Found in the Altai Barrows (Bashadar, Pazyryk), 2006]

4. Afontavo Gora Kültürü (Yenisey-Kızılyar Kültürü)

Yenisey Nehrinin, Rusça ismiyle “Krasnoiarsk Krai” Türkçe ismiyle “Kızılyar” bölgesinde nehrin 14-16 m. yüksekliğindeki terasında bir yerleşim yeri tespit edilmiş, Z. A. Abramova ve S. N. Astakhov isimli arkeologlar tarafından 1960’lı yıllarda yapılan kazılarda, 450’si alet olmak üzere 20 bin civarında el yapımı parçalarla birlikte 11-15 yaşlarında iki insan iskeleti bulunmuştur.
New York Times ve BBC World yayınlarında da söz edildiği gibi, yapılan karbon testlerinde insan iskeletlerinin yaşının 17,075-16,750 yıl arasında olduğu belirlenmiş, gen bilimi testlerinde de bu insanların, Amerikan yerlilerinin büyük bir bölümü ve Batı Avrasya hakları ile genetik bağlarının olduğu, ata-genlerinin (Q) Y-Haplogrup, anne-genlerinin MtDNA (R) olduğu tespit edilmiştir.
Bu bölge ile ilgili geniş bilgiye ve bu antik yerleşim yerinde bulunan el yapımı eşyalarla ilgili görüntülere [http://donsmaps.com/afontovagora.html] internet adresinden ulaşılabilmektedir.

5. 200 yerleşim yeri

ABD Pennsylvania Bryn Mawr College Antropoloji bölümünden Richard S. Davis [The Enesei River of Central Siberia in the Late , 1998] isimli makalesinde; Sovyet rejiminin çöküşü sonrası yasak bölgeler uygulamasının kalkmasıyla birlikte Palaeolithic dönemle (12.000 yıl önce sona eren dönem) ilgili araştırmaların Yenisey ve Angara nehirleri bölgesinde yoğunlaştığını ve şimdiye kadar bu bölgede Palaeolithic dönemle ilgili 200 yerleşim yerinin tespit edildiğini belirtmektedir.

6. Dünyanın en eski ağaç heykeli: Shigir Idol

25 Haziran 2014 tarihli “The Siberian Times” yayın organında “Scientists to study exact age of ‘oldest wooden statue in the world’” başlıklı habere göre 1890 yılında Sibirya’da bulunan orijinal boyunun 5,3 metre olduğu ve 9.500 yaşında olduğu tahmin edilen 2,8 metre boyundaki ağaç heykelin gerçek yaşının tespit edilmesi için Alman bilim adamları Uwe Heussner (Berlin Archaeological Institute) ve Thomas Terberger (Department of Cultural Heritage of Lower Saxony) tarafından bir parçasının alındığı, söz konusu ağaç heykel üzerinde yer alan çizimlerin anlamlarının da halen çözülemediği belirtilmektedir.
The Siberian Times’ın 28 Ağustos 2015 tarihli sayısında da, Almanya’da yapılan yaş tespiti analizi sonucunda ağaç heykelin 11.000 yaşında olduğunun tespit edildiği haberi yer almaktadır.  Söz konusu ağaç heykelin fotoğraflarına ve ilgili bilgilere [http://siberiantimes.com/science/] adresinden ulaşılabilmektedir.

7. Altay/Ukok Prensesi – (Altay Pazırık Kültürü)

Sibirya’da, “Siberian Times” isimli yayının 14 Ağustos 2012 tarihli nüshasında “Siberian Princess reveals her 2,500 year old tattoos” başlıklı haberde, 19 yıl önce, 2500 yıllık mumyalanmış ve vücudunda döğmeler bulunan 20-28 yaşlarında bir kadın mumyası bulunduğu haberi yer almaktadır. Söz konusu mumya Altay Dağları Ukok Vadisinde bulunması nedeniyle Ruslar tarafından “Ukok Prensesi” ve “Altay Prensesi” olarak adlandırılmaktadır.
Altay/Ukok Prensesinin mezarında, Altay Pazırık Kültürü olarak adlandırılan MÖ 4. ve 5. yüzyıllara tarihlenen altın ve metal sanat eseri üretiminin örnekleri olan süs eşyalarıyla birlikte, Türk simetrik çift düğüm tekniği kullanılarak yapıldığı belirlenen 2.500 yıllık 200×183 cm. ebadında dünyanın en eski halısı da bulunmuştur.
6                                                                                                                         
[www.hermitagemuseum.org] internet adresinde “menu>explore> Search the Hermitage Collection” sütununa “Pazyryk Culture” yazıldığında 2.500 yıllık halının da yer aldığı Altay-Pazırık kültürüne ait 121 adet eserin görüntülerine ve açıklamalarına ulaşılabilmektedir.
7Kaynak: Siberian Times
Siberian Times” isimli yayının 8 Mart 2014 tarihli haberinde de, Altay Prensesinin sol omuzunda bulunan, geyik figürü biçimindeki, efsanevi griffin öğeleri de içeren döğmenin, Soçi Olimpiyatları açılış gösterilerinin bir parçası olarak canlandırıldığı belirtilmektedir.

8. Sibirya Evleri


8[Google – Görseller; Siberian Wooden Houses]
Günümüz Sibirya’sında ağaç ev çok yaygındır, eski Sibirya evlerinin, Türkiye’deki Osmanlı dönemi ve Anadolu’nun ormanı bol bölgelerindeki evleri ile aynı tarzda oldukları görülmektedir. Bu benzerlik, Osmanlı mimarisinin köklerinin de Sibirya’ya dayandığını göstermektedir.
9

9. Altay-Sibirya Canlılarına İlişkin Veriler

Altay-Sibirya bölgesinin coğrafi ve iklim şartlarının (başka bir deyişle güneş radyasyonuna maruz kalma seviye ve biçimlerinin) tarihin bir döneminde bu bölgede yaşayan insanlar dâhil birçok canlının fiziksel özellikleri üzerinde dünyanın diğer bölgelerine göre farklı özellikler oluşturduğu Demirperde’nin yıkılması sonrasında görünür hale gelmiş, bölge çeşitli araştırmaların merkezi haline gelmiştir.
Sibirya Kedisi – Van Kedisi – Ankara Kedisi
Altay-Sibirya bölgesinde ortaya çıkan Türklerin de, coğrafya ve iklim şartlarının başka bir deyişle güneş radyasyonuna maruz kalma seviye biçimlerinin, yaradılıştan bazılarının kahverengi gözlü, bazılarının çakır gözlü hatta iki gözleri mucize gibi birbirinden farklı renklerde olabileceğinin canlı kanıtlarını, Sibirya Kurdu ile Sibirya-Ankara-Van kedileri oluşturmakta; günümüzde de Türkiye’nin hemen her köyünde esmer, sarışın, kumral, kara, çakır, kahverengi hatta iki gözü farklı renklerde insanlar bulunmaktadır.

1110. Kurt Mitolojisi

Kendilerinin Dişi Kurt (Asena) neslinden geldiklerine inanan antik çağlardaki Türklerin “Türeyiş Efsanesi”ne dayanan “Kurt” mitolojisinin de, antik Türklerin karışmasıyla oluşan halklar özellikle günümüz Avrupa halklarında, binlerce yıl yaşatılan hâkim mitolojilerden biri haline geldiğine ilişkin verilere de Göktürkler bölümünde değinilmektedir.

C. ANADOLU TÜRKLERİ

Yukarıdaki veriler, Altay-Sibirya bölgesi ile Türk dili konuşan halklar (ve Anadolu) arasında; dil, mitoloji, yer isimleri, mezar kültürü, ev hayvanları, mimari ve geleneksel el sanatları gibi çeşitli alanlardan, tarihin bir dönemindeki güneş radyasyonu seviye ve biçimlerinin Altay-Sibirya bölgesinin insanlarının (ve doğal canlılarının) üzerinde yaratmış olduğu genetik özelliklere kadar birçok alanda eşleşmeler olduğunu göstermektedir.
Aşağıdaki Avrasya’nın coğrafi haritasına bakıldığında da, Kuzey Avrasya boyunca uzanan “Büyük Kuzey Düzlükleri” (Great Northern Lowland) ve “Orta Asya”nın, Sibirya’nın doğal uzantısı olduğu görülmektedir.
.12                                                            Kaynak:  Physical Map of Eurasia, 1901 – ETC Maps
Macaristanlı Türkolog Ü.Nemet daha 1912-1914 yıllarında, “…Türklerin oluşum yerinin Altay ve Ural dağları arasındaki bölge olduğunu, buradan önce Doğu Avrupa düzlüklerine yerleştiklerini…” yazmıştır. [Ü. Nemet, 1963, 127-128]
Prof. M. Zakiev’e göre de; “… Her şeyden önce, Sibir kelimesi Türkçe’dir. Türk dili konuşan boyların bazılarının ismi, doğrudan Sibir sözcüğü ile alakalıdır. Suar, Suvar, Subar, Sabir, Sibir Türk dili etimolojisi ile ilgilidir. Subar etimolojisi de, Samar, Sümer, Özbekistan Samar-kend ve Bulgar Türklerinin kentlerinden Samara ile alakalıdır…” [Zakiev M. 2002]
İki tarihçiden yapılan bu iki alıntı; Anadolu Türklerinin; Ural-Altay ve Doğu Avrupa hattındaki Kuzey Türkleri ile Sibirya, Orta Asya, Indus Vadisi, Sümer Medeniyeti hattındaki Güney Türkleri halklarının Anadolu’da birleşmesi sonucunda oluştuğuna işaret etmekte, aşağıdaki bölümlerde açıklanan veriler de bu tarihi süreci özetlemektedir.