8 Kasım 2019 Cuma

KIPÇAKLAR – KUMANLAR



KIPÇAKLAR – KUMANLAR

Tarihçiler tarafından Kıpçak-Kumanların en önemli niteliklerinin erkek ve kadın savaşçılardan oluşan askeri güçleri olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte ekonomik faaliyetlerini de sürdürmüşler “…Bizans’tan Harzemlere kadar yaygın yerleşimlerinin de etkisiyle Venedik’ten Orta Asya’ya uzanan ticaret yollarını da kontrol altına almışlar ve ticaret akışını yönlendirmişlerdir…” [Cuman People, Metapedia]
Kıpçak-Kumanların; Batı Göktürkleri, Kangar Birliği ve Kimek Konfederasyonunun bileşenlerinden oldukları hususuna yukarıdaki bölümlerde değinilmiştir. Kıpçak-Kumanların tarihçeleri ve bir Konfederasyon kurmaları süreci ile sonrasındaki dönemlerine de aşağıdaki bölümlerde yer verilmektedir.

Kuman adı

Boy adı olarak Kumanlarının izlerinin “…Amerikan yerlilerinden Comanche’lerde bulunabileceği…” belirtilmektedir. [Thomas Mayne Reed, 1955]
“Coman-che” ismindeki “Koman” gibi “Apa-che” ismindeki “Apa” sözcüğü de Türk dili ile doğrudan ilgilidir.
“…Eski Çin kaynaklarına göre de, Altay dağları bölgesinde yaşayan Kuzey Hunlarının adı önce “So” halkı iken daha sonra Kuman, Kırgız, Chu-kshi ve Türk adı altında dört kabileye ayrılmıştır…” [Aristov N.A. 1896; Zakiev M.Z. 1977].
Roma’nın kurucu kabilelerinden biri olan Etrüsklerin şehri “Kum”, Macaristan’daki “Kuman” ve Makedonya’daki “Kumanova” şehirleri Kuman adı ile alakalıdır. [Zakiev M.Z. 2002]
MS 70’li yıllarda yazılan  ‘History of the Judean war by Josephus Flavius’ ismindeki eski Rus dilindeki belgede de, Alanların Yases olarak ve Kuman’ larla akraba bir dile sahip olduğu belirtilmektedir. [Meschersky N.A. 1958, 454]
Prof. Feridun Ağasıoğlu da, Kuman’ ların MÖ 3. ve 4.yy’larda Fırat nehri boylarında yaşadığını açıklamaktadır.
“…Mezopotamya’nın atlı göçebe kabileleri Sabir, Kuman, Quti, Lulu ve Turuk ile ilgili ilk kayıtlar MÖ 2300-2200 yıllarına ait Babil tabletlerinde bulunmaktadır…” [Klyosov A. “Overview Of Turkish Genetics” 2010-2012]

Kıpçak adı

Tarih anlayışında “continuity-devamlılık ekolü” savunucularından İtalyan Prof. Mario Alinei, “Palaeolithic continuity of Indo-European, Uralic and Altaic populations in Eurasia” isimli makalesinde; Çok eski zamanlarda bazı halkların yer altında evler yaptıkları dönemlerde Ural ve Altay halklarının iki tür ev yaptıklarını, birinci türün, nehrin veya çoğunlukla iki nehrin birleştikleri bölgenin en yüksek noktasında, ikinci türün dere kenarlarının yamaçları/teraslarında yaptıkları tür olduğunu, her iki tür evin de yere yarı gömülü olup, çatısını kereste ile kapattıklarını, bazı bölgelerdeki bu evlerin ağaç/kereste duvarlı, bazı bölgelerde ise taş duvarlı olduğunu belirtmektedir.
Makale ve makalenin başlığından, Ural-Altay halklarının Palaeolothic dönemdeki evlerinin ağaç/kereste veya taş duvarlı oldukları ve bu iki ayrı ev mimarisinin Ural-Altay halklarından Hint-Avrupa dili konuşmaya başlayanlar tarafından da devam ettirildiği anlaşılmaktadır.
Kıpçakların tarihi süreçte; Ku (Kuchak Kukiji, Kujshe, Kuche, Küeshe,  Kyueshe, Kushi, Kushu, Kuchuk, Cumans, Quman, Comani, Kumandy, Kun-ok, Kun) veya Ki (Kipsak, Qipchaq, Qifjaq, Kimchag, Kimcha’ud, Kyfchak, Kibi, Kibir) gibi isimlerle anıldığı belirtilmektedir.
Türkolog M. Zakiev’e göre, Kıpçak adı, Ku-sak (Beyaz Saka) adından gelmektedir. Bazı tarihçiler de Ki-pi /Kipsak adından geldiğini savunmaktadır. Ku-sak veya Ki-pi/Kipsak adının, “Kıpçak” isimli bir boy adı haline dönüşmesinin de, “ağaç” ve “Oğuz Kağan Destanı” ile alâkalı olduğu anlaşılmaktadır.
Oğuz Kağan Destanına göre;  “…Oğuz Kağan fetihlerine devam etmek için İdil Irmağını geçmek zorundadır. Buna bir çare bulunması için bilgelere danışır. Askerler içerisinde Uluğ Ordu Beg adında akıllı bir kişi vardı. Burada pek çok ağaç ve dallar bulunuyordu, o ağaçları kesip, birbirine bağlayarak bir sal yaptı. Bunun üzerine binen askerler karşı kıyıya geçmeyi başardı. Oğuz Kağan bu hadise karşısında sevinir ve bu bilge kişiye; “sen burada beg ol, senin adın Kıpçak Beg olsun”, der… Oğuz Kağan Destanında, İdil Irmağı boyları ve çevresi Kıpçak Beg’in payına düşmüştür ve adın buradaki anlamı ağaç ile alâkalıdır…” [ Prof. Dr. Saadettin Y. Gömeç, Türk Tarihinde Kıpçaklar]
Macar Türkolog Árpád Berta, ‘Kumanların Kökeni’ isimli makalesinde; “Kıpçak adının kökeni sorunu çözümlenememiş olmakla birlikte, ne kovukta oturan, ne de öfkeli anlamlarını onaylayabiliriz” demektedir.
Oğuz Kağan Destanında da, Kıpçak adına, ne kovukta oturan – ne de öfkeli anlamları yüklenmekte, Kıpçak adının ağaç ile alâkalı olduğu anlaşılmakta, Kıpçak adı verilen ilk kişinin de “Uluğ Ordu Bey” ismini taşıdığı belirtilmektedir.
Destanların en önemli özelliğinin, tarihte genellikle milli birlik oluşturma dönemlerinde ortaya çıkması ve gerçeklerin olağanüstü-olağandışılaştırılarak hikâyeleştirilmesine dayandığı bilinmektedir. Destanların bu özelliği kapsamında Oğuz Kağan Destanı incelendiğinde; Kıpçak isminin Oğuz Kağan döneminde “ağaç duvarlı ev”lerde oturan Türk boylarını ifade ettiği, ağaç duvarlı evlerde oturan bu boyların Beylerinin isminin “Uluğ Ordu Bey” olarak ifade edilmesinin de “büyük bir orduları olduğuna” işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Böylelikle Oğuz Kağan döneminden itibaren Kuzey Türklerinin adının Kıpçak olarak adlandırılmaya başlandığı, Kaşgarlı Mahmut’un da “Divanü Lügati’t-Türk” adlı eserinde bu bölgede yaşayan Türklerin konuştuğu Türkçeye Kıpçakça ismini verdiği görülmektedir.
Prof. Mario Alinei  “The Paleolıthıc Contınuıty Paradıgm” isimli makalesinde de; “…Avrupa dillerindeki Tree (Ağaç) isminin “Tar” ismine dayandığını…” belirtmektedir. Batı Göktürk Birliği komutanlarının Tarkan-Tarhan adı ile anıldığı, Batı Göktürk Yabgusu İstemi Kağan’ın oğlunun isminin de Tardu olduğu bilinmekte, bu adlandırmaların da Ağaç duvarlı evlerde oturan boylar ile ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.

Kıpçak ve Oğuz dilleri

Kıpçak isminin günümüzde halen yaşıyor olmasının sebeplerinden en önemlisi Türk dilinin sınıflandırılmasında kullanılmasıdır. Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lügati’t-Türk” te; “Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Oğrak, Çaruk boylarının öz Türkçe olarak yalnız bir dilleri vardır” demekte, pek çok lehçeye ait verdiği örnekler içinde Oğuzca ve Kıpçakça kelimelere ağırlık vermektedir. Bunun da Kaşgarlı Mahmut’un eserini yazdığı dönemde, bu iki boyun en büyük iki boy olmalarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
Dildeki bu sınıflandırma, Türk dili konuşan halkların kendilerini tanımlamasına da yansımıştır. Bu nedenle, Prof. M. Zakiev, “bin yıldan fazla zamandan beri Kıpçak isminin Kuzey Türklerinin genel ismi olduğunu, Ural-İdil Türk boyları ve hatta Bulgarların da bu genel ismi kullandıklarını” belirtmektedir.
Dil bilimcilere göre, Türk dili çeşitli biçimde sınıflandırılmakla birlikte Türk Dünyasında Oğuz ve Ogur’ların müşterek devleti olan Hazarlar dönemine kadar dil ayırımı Ogur ve Oğuz şeklindedir. Hazarlar döneminde Ogur “r” kolunda konuşanların Oğuz “z” dil özelliklerini benimsemesiyle Ogur ve Oğuz dili arasındaki farklılık azalmış, tüm Türk dünyası Oğuz “z” dilinde konuşmaya başlamış ve birbirlerini daha iyi anlar hale gelmişlerdir.
Yıldız Teknik Üniversitesinden M. Selda Karaşlar, “Divani Lügati-t Türk’teki Oğuzca eylemlerin eski Kıpçak Türkçesindeki görünümü” [The Journal of Academic Social Science Studies, Ağustos 2012] isimli makalesinde; Divani Lügati-t Türk’teki Oğuzca kayıtlı 34 eylemin Memlûk-Kıpçak Türkçesi eserlerinde tespit edildiğini, yapılan karşılaştırma sonucunda bu eylemlerin gerek anlam gerekse şekil açısından Oğuz Türkçesi ile paralel olduğunun görüldüğünü belirtmektedir.
Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Arş. Gör. Özkan Aydoğdu’da, Divanü Lügati’t-Türk’te geçen Türk boyları ve boylara ait dil özellikleri karşılaştırılmasının coğrafi bölgelere göre sınıflandırıldığında; Kuzey (Batı) Grubunu; Peçenek, Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başkurt, Basmıl, Kay, Yabaku, Tatar ve Kırgızların oluşturduğunu, Güney (Doğu) Grubunu ise; Çigil, Tohsı, Yağma, Uğrak, Çaruk, Çomul, Uygur, Tangut ve Hıtayların oluşturduğunu açıklamaktadır. [Aydoğdu Ö. Journal of World of Turks, Vol 1, No 1, 2009]
Bu açıklamalardan, Kaşgarlı Mahmut döneminde, Oğuz ve Kıpçak kollarının anlam ve şekil açısından paralel olup, Türkçenin Kuzey kolunda oldukları; ancak zaman içinde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki İmparatorluk süreçleri nedeniyle, Anadolu Oğuz dilinin, Oğuz Yabgu Devletinin diliyle olduğu gibi Kuzey Türklerinin diliyle de kısmen farklılaştığı anlaşılmaktadır.
Kuzey Türkleri ile Osmanlı dili arasındaki farklılığı azaltmak için Kırımlı İsmail Gaspıralı (21 Mart 1851 – 24 Eylül 1914), “dilde, fikirde, işte birlik” sloganıyla bütün dünya Türklüğünün anlayabileceği ortak bir edebi dil geliştirmeye çalışmıştır. Osmanlı Türkçesini temel alarak oluşturduğu bu dille çıkardığı Tercüman gazetesinin, Kırım’dan başlayarak Kafkasya, Kazan, Sibirya, Orta Asya bölgeleri, Çin Türkistan’ı, Osmanlı toprakları, Mısır ve İran’da dağıtımını gerçekleştirmiştir. Aynı dili esas alarak kurduğu Usul-i Cedit mektebi modeli de Kırım, Kazan, İdil boyu ve Kafkasya’da hızla yayılmıştır. 1905 yılına gelindiğinde Rusya Müslümanlarının yaklaşık beş bin okulunda Gaspıralı’nın geliştirdiği yeni usul kullanılır hale gelmiştir. Bu çabalar sonucunda Türk dilleri arasında bir miktar yakınlaşma sağlanmıştır.

Kıpçak-Kuman Konfederasyonu

Yukarıda anlatılanlar, bazı tarihçilerin Kuzey İran halklarından Tölis gibi halkların bir kısmının Orta Asya içlerine ilerlemesi ile ortaya çıktıklarını belirttikleri Kıpçak-Kumanların ortaya çıkış süreçlerini yanlış telakki ettiklerini, yanlış varsayımlara-yanlış ön kabullere dayandığını göstermektedir.
Kaldı ki “Yenisey Yazıtları” adı verilen mezar taşlarından da görüldüğü gibi Yenisey boylarından Tölis [Doç. Dr. Erhan Aydın “Yenisey Yazıtlarında Geçen Türk Boyları Üzerine Notlar”, Turkish Studies Winter 2011] gibi adlar taşıyan oymakların da Tölislerle birlikte Kuzey İran’da adları geçen Tat, Tati, Talisan gibi günümüzde toplam nüfusları 50.000 civarında olan toplulukların da Kuzey İran’a yerleşerek asimile olan Yenisey-Sibirya halklarından olduklarının anlaşılmasını sağlamaktadır.
Kıpçak-Kumanların, Batı Göktürkleri ismiyle de anılan Oğuz, Türkmen, Kangar, Peçenek, Kıpçak-Kuman ve Kimek boylarının, I. Göktürk Kağanlığının sona ermesi üzerine Kangar boyu liderliğinde oluşturdukları Konfederasyonun da (MS 659-750) bir üyesi oldukları görülmektedir.
Söz konusu boyların bir kısmı İslamiyeti seçmiş, bir kısmı Hazarlara katılmıştır, bir kısmı da Doğu Avrupa’ya ilerlemiştir. Süreç içinde Hazar Kağanlığının yıkılmasıyla da, Sibirya’nın tüm Türk dili konuşan boylarının (Anatole Klyosov’a göre %10’luk kısmı dışında) Aral-Kafkas-Karadeniz steplerine ilerlemesine yol açmıştır. Sibirya’nın boşalması, Kangar boyundan sonra Aral-Balkaş steplerinde Kimek boyu liderliğinde sürdürülen Konfederasyon içindeki Kıpçak-Kumanların gücünü artırmış, bu birlik Kıpçak-Kuman Konfederasyonu adını almıştır.
Ancak bu Birliğin, bir Kağanlarının bile olmadığı ancak henüz çözülemeyen bir ilişki biçimlerinin de olduğu tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Batılı kaynakların anlayamadıklarını belirttiği bu durumun, kadın ve erkeklerin de çeşitli yaş kategorilerine göre yetki ve sorumlulukları, düzenleyici kuralları-yaptırımları bulunan sürdürülebilir nitelikteki bir sosyal örgütlenme tarzlarının bulunmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Örneğin, gençlerin sorumluluğunun delikanlı-başında, yerleşim yeri yönetiminin Kırcıman adı verilen evli erkekler grubunun sorumluluğunda, temsil yetkisinin yaşlılarda-kartlarda olması gibi…
Kıpçak-Kumanların çeşitli bölgelere yerleşme mücadeleleri döneminde de, %30’unun öldüğü tahmini (Anatole Klyosov) yapılmaktadır.
Arap, Rus, Ermeni ve Almanların Kıpçak-Kuman genel adıyla anılan Türk boylarını, açık renk tenli ve renkli gözlü anlamlarına gelen Arapların Sakaliba, Rusların Polovets, Ermenilerin Khartesh, Almanların Flaven sözcükleri ile tanımladıkları da tarihi kaynaklarda yer almaktadır.

Kafkas-Karadeniz Stepleri ve Kıpçak-Kumanlar

Kıpçak-Kuman Konfederasyonuna bağlı oymakların en kalabalık yerleştikleri bölgelerden biri de Kafkas-Karadeniz stepleri olduğu belirtilmektedir. İdil-Ural bölgesinde İdil Bulgar Devleti adı altında Bulgar ve Başkurt gibi boylar ile Ural halklarının bulunması nedeniyle bu bölge yerine, daha çok Peçeneklerin Balkanlara ilerleme döneminde bir bölümünün Peçeneklere katılarak yarımadadan ayrılmaları nedeniyle nüfusu kısmen azaldığı belirtilen Kırım Yarımadasına ve Kafkas-Karadeniz stepleri ile Hazar şehirlerine yerleştikleri ve bir bölümünün de Romanya’dan Kazakistan’a kadar uzanan steplerde hayvancılığa dayanan göçebe hayatı sürdürdükleri anlatılmaktadır.
Hazar Kağanlığını yıkarak etki alanını genişleten ancak Peçeneklerden önemli darbeler alan Kievan-Rus Knezliği ile muhtelif savaşlara girdikleri, neticede 1068 yılında üç Rus Prensliğinin ortak ordusunu Chernigov Savaşında yendikten sonra Hazar Denizi-Tuna hattında hâkimiyet kurdukları, Kievan Rusların günümüz Ukrayna topraklarından Moskova bölgesine çekilmelerini sağladıkları ve vergiye bağladıkları, diğer taraftan da, Rus Prenslikleri hanedan aileleri ile karşılıklı evliliklerle akrabalıklar tesis ettikleri çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.
Kıpçak-Kumanların Kafkas Karadeniz stepleri bölgesine yerleşme savaşlarından sonra nispeten istikrarlı bir dönemin ardından Cengiz ordularının Kuzey İran üzerinden bölgeye gelmesi üzerine yeniden savaş dönemi başlamıştır.
Cengiz orduları, Hazar Denizi kıyılarından o dönemde Kıpçak Bozkırı olarak adlandırılan Kafkas-Karadeniz steplerine girmiş ve Kıpçak-Rus kuvvetlerinden oluşturulmuş orduyu 31 Mayıs 1223 tarihli Kalka savaşında yenerek, Kıpçaklar ve Rusları Dinyeper nehri civarına sürmüş, ardından İdil Bulgar Devleti üzerine yürümüştür. [Kargalov V.V. BSE, 3rd edition, 16, 520]. Ancak Cengiz orduları İdil Bulgar Devleti orduları tarafından tarihlerinde ilk defa bozguna uğratılmışlardır. 1229 yılında Moğol Kurultayında alınan karar gereğince 1232 yılında Batu komutasındaki Cengiz Orduları geldikleri İdil bölgesinde ikinci yenilgilerini yaşamış, 1235 yılı Karakurum Moğol Kurultayında Doğu Avrupa üzerine yürüme kararı alınması üzerine 250-300 bin askerden oluşan orduları ilk hedef olarak belirledikleri Bulgarları yenmiştir. [Halikov A.H. 1994, 36]. 1239-1240 yıllarında da bölge tamamen Cengizlilerin kontrolüne geçmiştir.
Kafkas-Karadeniz steplerini işgal ettiği ordusunun büyük bölümü Orta-Asya Türkleri ve halklarından oluşan Batu Han, bölgedeki Kıpçak-Kuman ve Bulgarları mağlup ettikten sonra bu grupları kendisine katılmaya ikna etmiş, Altınordu Devleti tamamen Kıpçak-Kuman Devleti haline gelmiştir. Bu nedenle bazı tarihçiler Altınordu Devletini, Kıpçak Kağanlığı olarak adlandırmaktadır.
Altınordu Devleti Hanlarından Berke Han (1257-1267) Seyfettin el-Buhari’nin etkisiyle İslamiyet’i seçmiş, Özbek Han döneminde (1313-1340)  İslamiyet Kafkas-Karadeniz steplerinde hızla yayılmış, Bulgar Türkleri de (Kazan Tatarları) zaten 992 yılında İslamiyet’i kabul etmiş olduklarından, Türk Dünyasının büyük bir bölümü din temelinde yeniden birleşmiştir.
Emir Timur’un Altınordu topraklarına sefer düzenlemesi, Altınordu Devleti’ni güçsüz düşürmüş ve taht kavgalarının başlamasına yol açmış, bu kavgalarla parçalanan Altınordu Devleti topraklarında; Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibir (Sibirya) Hanlığı kurulmuştur.

Entegrasyon

Günümüz Rusya’sında “Tatar” adı verilen halklarla ilgili yapılan gen araştırmaları, erkek nüfuslarının % 40-70 oranındaki bölümünün Altay (R1), Ural (N) Y-Haplogrupları ile % 6-9 oranında (C) Y-Haplogrubu taşıyan halklar oldukları, kadınlarının hemen tamamının Batı Avrasya Haplogrupları da denilen Ural-Altay MtDNA Haplogrupları taşıdığını göstermektedir.
Özbekistan ve Kırgızistan’a sürgün edilen Kırım Tatarları ile ilgili yapılan gen araştırmaları da, % 41 oranında taşıdıkları (R1) Haplogrubu yanında % 14 oranında Ortadoğu-Güney Batı Asya (J2), % 5 oranında Kuzey Afrika (E1) ve % 18 oranında Indus Vadisi orijinli F-M89 Haplogrupları da taşıdıkları, aynı şekilde günümüzde Orta Sibirya’da yaşayan ve 100.000 civarında bir nüfusları olan Abakan Tatarlarının da (Hakas Türkleri) % 46 gibi çok yüksek bir oranda Ortadoğu-Güney Batı Asya (J1-J2), % 12 oranında Ortadoğu orijinli G1-G2 ve % 4 oranında da Kuzey Afrika  (E1) Haplogrupları taşıdıklarını göstermiştir.
Kırımdan Orta Sibirya’ya göç ettikleri veya sürgün-iskân edildikleri anlaşılan Abakan Tatarları/Hakas Türkleri ile Kırım Tatarları/Türkleri ile ilgili gen araştırmalarında görülen bu çeşitliliğin, Kırım Yarımadasının, eski antik çağlardan bu yana tarih içindeki hemen her Türk boyunun buraya bir dönem yerleşmiş olması yanında, MÖ 700 yıllarında Antik Yunanlılardan başlayarak Roma ve Bizans İmparatorlukları ile Cenevizlilerin, Kırım Yarımadasının Osmanlı İmparatorluğuna katıldığı 1475 yılına kadar yaklaşık 2.200 yıl boyunca, Kırım sahillerinde ticari koloniler kurmalarının etkisinin de olduğu, bunun da karşılıklı yerleşimler ve kültür etkileşimine yol açtığı, kültür etkileşiminin özellikle mutfak kültürlerine de yansımış olduğu hususunun da en çok Pide-Pizza, Mantı-Makarna-Erişte ilişkisinde ve bunları pişirme yöntemlerinde çok açık biçimde görüldüğü belirtilmektedir.
Oğuz Türkçesindeki “ondan-bundan” tekerlemesinin, Kırımlıların çoğunun “onday-bunday”, Rusların “davay-davay”, Oğuz Türkçesindeki “Ata” sözcüğünü Kırımlıların “atay”, Rusların “atey”; Oğuz Türkçesindeki “Ağa-m” sözcüğünü Kırımlıların “Aka-m”; Oğuz Türkçesindeki “abla” sözcüğünün Kırımlıların çoğunun “daday” biçiminde ifade ettiği görülmektedir.
Bu bağlamda, Tarihi çok eskilere gittiği ifade edilen Kastamonu “Daday” ilçesi ile “Az-davay şelalesi” isimlerinin kökenleri de anlaşılmaktadır.
Bizzat “Kastamonu” isminin de, “Kas-tau-önü” (kayalık dağ önü, “benim-m-” ekiyle de, “Kas-taum-önü” (kayalık dağımın önü) anlamına geldiği görülmektedir.
Not; Kasır- Kasrı sözcüklerinden ve zor işler için kullanılan Kasmak fiilinden görülebileceği üzere eski Türkçe Kas; zor-yalçın, Tau-Tav; Dağ anlamına gelmektedir. Prof. Zakiev’de, “Caucas (Kau-kas)” adının “Beyaz Yalçın -aşılması zor- Kayalıklar” anlamına geldiğini belirtmektedir. Yine “Az-davay” eski Türkçe bir deyim olup, “az” (as, uz) ismi de bir Türk boyunun ismidir.
Kafkas-Karadeniz stepleri Türk boylarının çok eski tarihlerden beri Anadolu’nun Karadeniz sahili ve iç bölgelerine yerleştiklerine dair birçok veri olmakla birlikte, daha çok Bölgenin Ruslar tarafından işgal edildiği 1700’lü yılların sonu-1800’lü yılların başından itibaren başta Anadolu olmak üzere tüm Osmanlı Coğrafyasına yerleşen söz konusu halkların da, diğer tüm göçmenler gibi, Osmanlı ve Anadolu halkıyla bütünleştiği, Anadolu’da doğup-büyüyen nesilleri için de söz konusu bölgelerin atalarının çok uzak bir hatırası mahiyetini taşıdığı görülmektedir.
Kırımlı tarihçi Sevdiyar Mamet de; “Kırım yarımadasında Taurlar, Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Hunlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar yaşamışlar ve birbirlerinin kültür ve geleneklerine uyum sağlayarak barışçıl bir işbirliği içinde yaşayarak bütünleşmiş bir halk oluşturmuşlardır. Hatta bu kitleye en son katılan Moğol klanı bile Türkleşerek bu bütünleşmiş halkın bir parçası haline gelmiştir” demektedir. [Sevdiyar Mamet, Etudes for ethnogenesis of the Crimean Tatars. New York. 1997, s.539]
Doç. Dr. Yonca Anzerlioğlu’da “Kırım’ın Hristiyan Türkleri: Urumlar” makalesinde; Hem güney hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşıyan bir dilleri – adet, gelenek ve görenek olarak Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımı olan – halen de Deşt-i Kıpçak sahasında yaşayan Ortodoks Hristiyan Urum’larla ilgili açıklamalarda bulunmakta, Urum Türklerine daha sonraki dönemde katılan ve köylerine Türkiye’de yaşadıkları yerleşim yerlerinin isimlerini veren Hristiyan Karaman Türklerinin de bulunduğundan söz etmektedir.
Yine Hazar İmparatorluğunun ve Kırım Hazariye Devletinin resmi dininin Yahudilik olduğu da Hazarlar bölümünde kısaca özetlenmiştir.
1475 yılından itibaren de Kırım yarımadasının Karadeniz kıyısındaki bölgede yer alan Sudak ve başka bazı kalelerin doğrudan Osmanlılar tarafından yönetilmesi nedeniyle, Anadolu’dan Kırım’a memuriyet, askerlik ve çeşitli mesleklerden yerleşen ve bölge halkıyla karışan pek çok insanın da, Kırım Tatarlarının/Türklerinin ayrı bir katmanını oluşturduğu belirtilmektedir.
Netice olarak, eski antik çağlardan bu yana bir Türk yerleşim bölgesi olan Kafkas Karadeniz stepleri ve bu steplerin merkezi konumunda bulunan Kırım Yarım adasının Avrasya coğrafyası halklarının, dinlerinin ve dillerinin bir harmanını oluşturduğu görülmektedir.
Günümüz Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti halkı Kazan Tatarlarının eski Bulgar Türklerinin, Nogayların antik Ases klanının, Başkurt’ların Massaget ve Türkmenlerin, Çuvaşların da Suas-Mari’lerin nesilleri olduğu belirtilmektedir. [Zakiev M.Z. 2002]

Gürcistan ve Kıpçak-Kumanlar

1118 yılında Gürcü Kralı II. David’in ve 1184-1214 yılları arasında Gürcistan Kraliçesi olan Tamara’nın davetleri üzerine iki dönem halinde Gürcistan’a yerleşen ve Gürcistan’ın askeri gücünün önemli bölümünü oluşturarak Gürcistan topraklarının genişlemesine katkı sağladıkları belirtilen Kıpçak Kumanların bir bölümü ile Gürcü aristokrat aileleri arasında zaman içinde sorunlar çıkması yanında, Gürcülerin Anadolu Türkleriyle (Selçuklular) kendi aralarına tampon bölge oluşturmak amacıyla, Kıpçak-Kumanların önemli bir kısmını başta Karadeniz bölgesi olmak üzere Anadolu’ya yerleştirdikleri, Osmanlı döneminde iyi ilişkiler tesis edilen ve Müslüman olan Kıpçak-Kuman kökenlilerin Osmanlı ülkesine yerleşiminin sürdüğü çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.
Kıpçakların çoğu, Gürcü-Ortodoks kilisesine bağlı olmakla birlikte bir takımı da, 1200 yılında fethettikleri Anı-Şeddadlı Emirliği ülkesindeki Gregoryen-Ermeni mezhebine girmişlerdir. Ermeni kilisesine katılan bu Kıpçakların Gürcistan’dan ayrılmak zorunda bırakıldığı, bunların önce Kırım’a yerleştikleri, 15.yy’da Kırım’daki sayılarının 35-40 bin civarında olduğu, oradan da Ukrayna’ya yerleştikleri, Gregoryen Kıpçakların o dönemde Ukrayna’da bulunan Ermeni Gregoryen Kilisesinden bağımsız örgütlenmelerine rağmen 18.yy’da Ukrayna’daki diğer Ermeniler arasında eridikleri, arkalarında Ermeni Kıpçakçası adı verilen önemli miktarda yazılı kaynak bıraktıkları belirtilmektedir. Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Gülnisa Aynakulova’nın, “Gregoryen Kıpçaklara Dair” [Türk Tarih Kurumu, Belleten, Aralık 2005] isimli makalesinde Ermeni kilisesine katılan Kıpçaklar yanında Kıpçakların Gürcistan’a yerleşimleri, Gürcistan’daki konumları ve gelişen olaylar konusunda detaylı bilgiler yer almaktadır.
Çankaya Üniversitesinden Dr. Muhittin Gül ise “Türk- Gürcü İlişkileri ve Türkiye Gürcüleri “ [SAÜ Fen Edebiyat Dergisi (2009-I)] isimli makalesinde, Gürcü tarihinde, bir köydeki bir Atabek dışında, Kıpçakların varlığına hemen hiç değinmemekte ve Gürcistan’dan Anadolu’ya yerleşen halkın da Gürcü kökenli olduğunu savunmaktadır.
Kıpçak-Kumanların Gürcüstan’a yerleşimleri konusunda birçok tarihi veri olması yanında, Kıpçak-Kumanlar öncesi Gürcü tarihi konusunda da, “Göktürkler” bölümünde Kurt Mitolojisi başlığı altında Kart ve Svan Gürcülerindeki Kurt Mitolojisi ile ilgili verilerin, Kart isminin anlamının, Kurt mitolojisini terk etmeleri sonrasında ise Türkçe “aslan” ismini tercih etmeleri sebeplerinin ve Gürcülerle ilgili gen araştırmalarının göz önüne alınması açıklayıcı olacaktır.
Örneğin, Gürcistan Tiflis İlia Üniversitesinden David Tarkhnishvili ve ekip arkadaşlarının [Human Biology Vol 86, 2014] isimli dergide yayınlanan “Human Paternal Lineages, Languages and Environment in the Caucasus” isimli makalede; Gürcistan’da, (G2) ata-geni taşıyanların ormanlık dağlarda, (J2) ata-geni taşıyanların daha ılıman iklim bölgesi ve daha az ormanlık dağlarda, (J1) ata-geni taşıyan Dağıstani halkın ormansız dağlarda ve (Altay-Sibirya) (R1b) ata-geni taşıyanların ise herhangi bir bölge sınırlaması olmaksızın her bölgede yaşadıklarının tespit edildiğini, Dağıstani halk ile Kıpçaklar arasında diğer Haplogrup taşıyıcıları arasında rastlanmayan bir dil birliği bulunduğuna işaret edilmektedir. Bu tespitlerin bu halkların Gürcistan’a yerleşme zamanlarını veya aralarında verimli topraklar için bir mücadeleyi gösterebileceği belirtilmektedir.

Harzem ve Kıpçak-Kumanlar

Orta Asya’nın en eski halklarından biri olan ve tarihin uzun dönemlerinde Hun, Göktürk, Kangar, Kıpçak-Kuman, Oğuz (ve Türkmen) boylarıyla yan yana-iç içe yaşadıkları bilinen Harzemler ile Kıpçak-Kumanların ilişkisinin de hanedan aileleri arasında yapılan evliliklerle artarak sürdüğü görülmektedir.
Harzem Devleti Şahı Tekiş Şah’ın, Kıpçak prensesi Terken Hatun ile evlenmesi üzerine kalabalık Kanglı-Kıpçak kütlelerinin Harezmşahlar ülkesine yerleşmeye başladıkları [Gökbel A. “Kıpçaklar ve Kumanlar”, Togan, “Harizm”, 250-253; Kafesoğlu, “Harezmşahlar Devleti” 878-879] Kıpçakların bu dönemde Harezmşahlar Devleti’nin yüksek askeri mevkileri ve ordunun çekirdeğini oluşturan bir unsur haline geldikleri [Gökbel A. “Kıpçaklar ve Kumanlar”, Cüveynî, Tarih-i Cihan 306-308; Kafesoğlu, “Harezmşahlar Devleti” 880] belirtilmektedir.
Harzemşahların önce İrani dil konuşurken Göktürkler döneminden sonra Türkçe konuşmaya başladıkları iddiası konusunda ise, Prof. M. Zakiev özetle;
Soğdaklar (Sogd/Sogdian), Pard’lar (Parthian), Kazan’lar (Kusan, Kushan) ve Harzemlilerin en başında Türkçe konuştuklarını, ancak zaman içinde sonradan birçoğunun İrani dil konuşmaya başladıklarını, Harzemlerin antik dönemlerdeki adının (Huarases/Horasmians) Horasm olduğunu, bu adın Huar/Suar ve As/Ases şeklinde iki köke dayandığını, bunların da Türk boyları Suar ve As/Ases boylarının isimleri olduğunu belirtmekte; Suar isminin de Subar, Sümer, Samara ve Samarkend isimleriyle alakasına işaret etmektedir. Tolstov’un da “diğer halkların da Harzemleri Kangar olarak adlandırdıklarını” [Tolstov S.P. 1948, 341] belirttiğini eklemektedir.
Harzemlerin bir kolu olan Horesmian’ların (Horasanlıların) süreç içinde konuşmaya başladıklar ve İrani diller kapsamında olduğu belirtilen dil konusunda, İrani diller alanında doktorası bulunan W.B. Henning, [Selected Citations, Society and History. Essays in Honour Karl August Wittfogel  / Ed. by G.L. Ulmen, Hague-Paris-New York, 1978];
“…Horesmian dilinin, daha çok Peştun diline yakın olduğunu, Peştun dilinin de; Urdu dilinin Türk diyalekti olduğunu veya Türk dilinin Urdu diyalekti olduğunu…” açıklamaktadır.

Memlukler ve Kıpçak-Kumanlar

Kıpçak-Kumanların bir bölümü de, o dönemde Hilafet Devletini yöneten Eyyubilerin “Memluk askeri sınıfına” katılmışlardır. Türk tarihi anlatımlarında Memluk kelimesinin memalik kelimesinden türediği, bunun da köle anlamına geldiği belirtilmekte, hatta “Ed-Devletü’t-Türkiyye” ismi taşıyan Memluk Devletinin isminin bile “Kölemen Devleti” olarak tercüme edildiği, aynı kaynakların Memluk sistemine benzer bir sistem olan Yeniçeri sisteminin de kölelerden oluşturulduğunu belirttikleri, bulundukları devletlerin aynı zamanda yöneticileri de olan Memluklere ve Yeniçerilere köle denilmesi tutumunun izahı zor bir konu olduğu görülmektedir.
Abbasi ve Eyyubi dönemlerinde memluk askeri sınıfını oluşturan Kıpçak, Oğuz ve Çerkes kökenli askerler, 320 yıl hüküm süren Delhi Sultanlığı  (MS 1206 – MS 1526) ile Mısır ve Suriye’de 267 yıl varlığını koruyan Memlûk Devletini (MS 1257 – MS 1571) kurmuşlardır.
Memluk Devleti kurucusunun ismi Aybek olup, en ünlü sultanları Baybars adını taşımaktadır. Bahri Memlukleri adı verilen bu dönemde Türkçenin Kıpçakça kolunda olduğu söylenen birçok kitap bastırmalarından dolayı Kıpçak Türklerinden oldukları, Burci Memluklerinin ise Çerkeslerin yönetimi dönemini anlatmakta olduğu, Memluk Devletinde Saray ve Ordu dilinin Türkçe olduğu belirtilmektedir.
1279-1290 yılları arasında hüküm süren Sultan Kalavun’un da, Ermeni, Frank ve Moğol birleşik ordularını yenerek zamanının en büyük İslam hükümdarı olmuş, 1382 yılına kadar, bu devlet Türk devleti (Ed-Devlet-üt Türkiye veya Devlet’ül Etrak) olarak anılmıştır. [Prof.Dr. Ahmet Taşağıl, “Kuman-Kıpçaklar”]
Günümüzde yapılan gen araştırılmaları da, Memluklerin bölgelerindeki yerleşik halklarla bütünleşerek onların birer parçası haline geldiklerini göstermektedir.

Balkanlar ve Kıpçak-Kumanlar

Peçenekler bölümünde belirtildiği gibi, Batı Oğuzları ve Peçeneklerden sonra çok kalabalık gruplar halinde Kıpçak-Kumanların Bizans sınırlarına varması üzerine, Bizans İmparatoru, İskit-Türk ilişkisinin bir başka biçimde ifade edilmesi anlamını da taşıyan bir biçimde, bir dönem (MS 1045 yılında), Türk boylarından gelen askerlere “Skythicon” (İskit Savaşçısı) ismini vermiş, hatta Bizans ordusunun üst komutanlarını da Türk boylarından gelen askerler oluşturmuştur.
Romanya’ya yerleşen Kıpçak-Kumanların ise, bazı feodal devletler kurdukları görülmektedir. Basarabya (Eflak) Beyliği 1310 yılında  I. Basarab tarafından, Boğdan Beyliği 1363 yılında I. Boğdan tarafından kurulmuştur. Günümüz Romenleri, Romanya Devletinin, Basarabya Beyliği temelleri üzerinde kurulduğunu ve kurucusunu “Basarab the Founder” (Kurucu Basarab) olarak kabul etmektedirler. Romanya tarihçileri, “Basarab” isminin Kuman Türkleri ismi olduğunu, “Boğdan” isminin kaynağının belli olmadığını ancak Macar asıllı olduğunun kuvvetli ihtimal olduğunu belirtmektedirler.
Bulgaristan’a yerleşen ve Hristiyan olan Kıpçak-Kumanlar ise, 1081 yılında Bizans tarafından sona erdirilen Bulgar Devletini yeniden kurmuştur. II. Bulgar Devleti olarak adlandırılan bu dönemde Hristiyan Kıpçak-Kumanların Asenid (Asena), Terterid (Terter) ve Shishmanid (Şişman) hanedanları dönemleri yaşanmıştır. Bu dönem bazı Bulgar tarihçileri tarafından II. Bulgar Devleti dönemi olarak kabul edilmektedir.
Makedonya’ya yerleşenler ise günümüzde Makedonya’nın üç büyük şehrinden biri olan Kumanova isimli şehri kurmuştur.
1239 yılında Macaristan’a yerleşmek isteyen Köten Han önderliğindeki 40 bin aile Macarlar tarafından ülkeye kabul edilmiş, Tuna, Körös, Maros, Temes bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Macaristan’a yerleşen Kuman boylarından ismi tespit edilenler; Toksaba, Borçoğlu, Barak, Konguroğlu, Çertan, Halas, Yılancık ve Ulaş boylarıdır. Darı veya mısırın mayalanması ile elde edilen “Boza” sözcüğü de Kuman dilinden yadigârdır. [Árpád Berta, Kumanların Kökeni, Macaristan’daki Kumanların Erken Tarihi, 1996 – Çeviren; Emine Yılmaz, 1998]

Balkan Türkleri

Oğuz, Peçenek ve Kıpçak-Kumanların ardından Balkanlara çok geçmeden Osmanlılar ulaşmıştır. İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl önce, Osmanlıların Balkanlara ulaşması (1361 yılında) Kuzey ve Güney Türklerinin yeniden birleşmesini sağlamıştır. Türk boylarının iskânı ve bölgede yerleşik Türk boylarıyla kaynaşması sonucunda Balkanlar 500 yıllık bir barış dönemine kavuşmuştur.
Bizans-Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti İstanbul’un hemen yanı başında yer alan Edirne’nin Osmanlıların ikinci başkenti olabilmesinin, sadece gemilerle Çanakkale üzerinden-Anadolu’dan yapılan askeri işgal ile mümkün olamayacağını, Trakya ve Balkanlarda yüzlerce hatta binlerce yıldır Karadeniz’in Kuzeyinden Balkanlara inen Türk boylarının yoğun yerleşimi ve kabulleri olmaz ise Osmanlıların bu bölgede tutunamayacağı gerçeği göz önüne alınmalıdır.  
Aynı şekilde, eski Ermeni kaynaklarında yer alan “1071 yılı Malazgirt Savaşının en önemli safhasında Peçenekler ve bazı Oğuz boylarının Bizans saflarından Selçuklu saflarına geçtikleri” kaydı da, Balkan Türklerinin, Türk tarihinin dönüm noktalarında hayati rollerini gösteren tarihi gerçeklerden bir diğerini oluşturmaktadır.
Gen araştırmalarına göre 12 bin yıl önce Türk dili konuşan halkların yerleşmeye başladığı Balkanlar, antik çağlarda devam eden Türk dili konuşan halkların kesintisiz yerleşimini takiben yazılı tarihi itibariyle de Taur, Trak, Kimmer, İskit, Sarmat, Hun, Alan, Ases, Bulgar, Avar, Oğuz, Macar, Kangar, Peçenek, Kıpçak-Kuman ve Osmanlı boylarının kesintisiz yerleşimine sahne olmuş, bu uzun ve zorlu süreç sonunda günümüz Balkan Türkleri oluşmuştur.
Balkan halklarının çoğunun ilk Devletlerini de kuran Balkan Türklerinin, Balkan halklarının oluşmasına da önemli katkılarının olduğu, bu ülkelerdeki gen araştırmalarından anlaşılmaktadır.
Balkan Türklerinin de, tarihin bazı aralıklarında ağır asimilasyon süreçlerine maruz kalsalar da, aynen Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Rusya Türkleri gibi birlikte yaşadıkları halklarla çatışma yerine dayanışma anlayışı içinde bir arada yaşadıklarının görülmesi, tümünün aynı kültür dairesine mensup olduklarını da göstermektedir.
İkinci Başkentleri Edirne, üçüncü ve son başkentleri İstanbul olan Osmanlıların Balkanları çok benimsediği de görülmekte, ancak buradan yola çıkarak, Osmanlı’nın Anadolu’yu ihmal ettiği iddiası konusunda, köyler dâhil Anadolu’nun her yerindeki Osmanlı halkının yaşadığı evlerdeki standartlar ve mimariyle günümüz evlerinin standartları ve mimarisinin karşılaştırılmasının, bu iddianın da, her alanda yürütülen olumsuz propagandalardan sadece biri olduğunun anlaşılmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

KANGARLAR / PEÇENEKLER / BOŞNAKLAR


KANGARLAR / PEÇENEKLER / BOŞNAKLAR

Kangarlar, Göktürk Orhun yazıtlarında adı geçen, Latinlerin Besenyo, Yunanlıların Patzinak, Arapların Badjanak olarak adlandırdıkları bir Türk boyudur. Yazılı Avrasya tarihinde Kangar/Peçenek adı, MÖ 2.yy ile MS 1200 yılları arasında çeşitli vesilelerle yer almaktadır.
Latinlerin Peçeneklere Besenyo demelerinin sebebi, Macaristan’daki Peçeneklerin, Macar dilinde Peçenek anlamına gelen Besenyo adını kullanmalarıdır.
Kangarlar Ar/er boylarından olup, Oğuz Han Destanında bu boya “Kang” isminin, Kağnı adı verilen ilk arabayı icat etmelerinden dolayı, Oğuz Han tarafından verildiği belirtilmektedir. Çok eski zamanlarda Mezopotamya bölgesinde Kengerler, Anadolu’da Angareyon ismiyle tanınmaktadırlar.
Kül Tigin kitabesinde, Kangarlar, Göktürklerin merkez boyu Türkut’ların dost/müttefik olduğu boylar arasında sayılmaktadır.
Başkentleri (Kangu Tarban) Altaylar-Ulutau (Uludağ) bölgesinde olan Kangarlar,  MS 603 yılında I. Göktürk Kağanlığının ve MS 658 yılında da Batı Göktürk Birliğinin dağılması ve Çin ordularının İpek yolunun İran dâhil tek hâkimi olmak iddiasıyla Batı Göktürk topraklarına yürümesi üzerine, MS 659 yılında, Kırgız stepleri ve Aral gölü-Kuzey Türkistan bölgelerinde yaşayan Oğuz, Kimek, Kıpçak ve Kumanları kapsayan bir Konfederasyon/birlik oluşturmuş ve bu Konfederasyon güçleriyle, Göktürk topraklarında ilerleyen Çinlileri mağlup etmişler ve Çinlilerin bu bölgeden geri çekilmesini sağlamışlardır.
Göktürk boylarının Doğu Göktürk topraklarının Çin istilasına karşı mücadeleleri de sürdürülmüş ve MS 681 yılında da İlteriş Kağan II. Göktürk Kağanlığını kurmuştur. Göktürkler bölümünde anlatıldığı üzere, güneyde Çin Seddine dayanan II. Göktürk Kağanlığı batıda MS 705 yılında Emevî Hilafet Devletinin kontrolündeki Transoxiana sınırlarına dayanmış, MS 712 ve 713 yıllarında Emevî Hilafet Devleti orduları ile arasında çok sert geçen savaşı Emeviler kazanmış, ardından Bilge Kağan’ın MS 734 yılında ölümü ile II. Göktürk Kağanlığı dağılma sürecine girmiştir. MS 750 yılında askeri güçle yayılma yöntemleri kullanan Emeviler yerine, Memluk askeri sınıfı içinde yer alan Türk askerlerinin desteğiyle, diplomasi yöntemleri kullanan Abbasiler Hilafet Devletinin yönetimini ele geçirmiş ve bu Türklerle Hilafet Devleti arasında yeni ilişkiler kurulmasına yol açmıştır. Bu ortamda, Kimek Federasyonu ve Oğuzların ittifakı ile Kangar Konfederasyonu da sonlandırılmıştır.
Kangar Konfederasyonunun dağılması üzerine batıya ilerleyen Kangarların Çor-bat, Ertim ve Yula isimli üç boyu, Dinyeper ve Dinyester nehirleri arasındaki bölgeye yerleşmiş, daha sonra günümüzdeki ismiyle Hırvatistan sahillerine ilerlemişlerdir.
Kangar Konfederasyonunun batı kolunu oluşturan, 11.yy’da yazılmış Divânu Lügati’t-Türk’te de “Rum yakınında oturan Türklerden bir bölük” şeklinde tasvir edilen Peçenek boyları da, Romanya Danube bölgesine yerleşmişlerdir.
Kangarların bir kolu ile Kıpçakların bir kolunun evlilikler suretiyle oluşturdukları bir boy olan Peçenekler, Oğuz Kağan Destanı’na göre, Oğuz Türklerinin 24 boyundan biridir.
Peçenekler, Romanya Danube bölgesinde Ak Bulgar (eski isimleriyle Onogur ve Utigur) ve Kara Bulgar (en eski isimleri Kuzey Karadeniz İskit boyu Ağaçeri olan ve Attila Hunlarının da sağ kanadını oluşturmuş olan Kotrigur/Koturgur) boylarını da bünyelerine katmışlar ve 200 yıllık (MS 750-990) süreçte, Danube nehri ve Azak Denizine dökülen Don nehirleri arasında kalan Kırım Yarımadası dâhil Doğu Avrupa’nın en etkili askeri gücü olmuşlardır.
MS 990 yılında Kafkas-Karadeniz steplerine Kıpçak-Kumanların gelmesi üzerine, Peçenekler/Boşnakların Balkanlara ilerledikleri, süreç içinde tekrar Kangarlarla birleştikleri ve birlikte günümüzdeki isimleriyle Hırvatistan ve Bosna-Hersek bölgelerini kapsayan Besenyo-Boşnak Devletini kurdukları belirtilmektedir.
15.yy’da Osmanlılara katıldıkları döneme kadar yaklaşık 150 yıl ayakta kalan Besenyo-Boşnak Devleti topraklarının, dönemlerinde Avrupa’nın üç süper devletinden biri olan Avarlar’ın, Avarlar’dan önce de Attila Hun İmparatorluğunun hüküm sürdüğü toprakların bir bölümünü kapsadığı görülmektedir.
Türkler (Avarlar ve Kangarlar/Boşnaklar) ve Hırvatların ilişkisinin tarihi, Doç. Osman Karatay’ın [“Convergence – Türkic folks in European Milieu”, “In Search of the Lost Tribe: The Origins and Making of the Croation Nation”, 2003] isimli makalesinde ayrıntılı olarak incelenmiştir.
MS 913-959 yılları arasında Bizans imparatoru olan Constantine Porphyrogenitus “De Administrando Imperio” adlı imparatorluğun nasıl yönetileceği ve dış düşmanlarla nasıl mücadele edileceği konusunda yazdığı kitabında [http://www.turkicworld.org/] Peçeneklerin üç grubunun Kangarlar olduğunu belirtmektedir. Bu kitapta yer alan Kangar ve Peçenek boyları şunlardır;
  • Kangarlar; Chor (Çor-bat > Harvat/Croat), Ertim (Erdem), Yula
  • Peçenek/Badjinak/Boşnaklar; Çoban, Kapan, Karabay, Kulbey, Tolmak,
  • 13. yy’a kadar olan dönemde Kangar-Peçenek-Boşnaklara yeni boylar katılmıştır, Bunlar; Aba, Balkar, Batur, Bıçaklı, Eke, İlbey, Küre, Karaca, Temir, Teber, Sol boylarıdır.
Macarlar ve Peçeneklerin aynı dönemlerde Doğu Avrupa steplerine gelmesi, Hazar Kağanlığı topraklarında ticaret yolları ile siyasi istikrarın bozulmasına ve askeri çatışmalara yol açmıştır. Bu çalkantılı ortamı siyasi etkisini ve ticari ilişkilerini artırmak için bir avantaj olarak gören Bizans İmparatorluğu MS 894 yılında Macarları Bulgarlara Kuzeyden saldırması için ikna etmiştir. Bulgarlar ise Peçeneklerden yardım istemiş, Peçeneklerin Macarlara karşı harekete geçmesi sonucunda Macarlar (Hungarians) bugünkü Macaristan (Hungaria) topraklarına göç etmiş ve süreç içinde bu topraklarda bugünkü Macaristan (Hungaria) Devletini kurmuşlardır.
Macarların bölgeden ayrılması sonrasında Peçenek Birliği 200 yıl boyunca Kievan Ruslar üzerine de akınlar yapmış, hatta Kievan Ruslarla ilgili tarihi olayların anlatıldığı “Primary Chronicle” de belirtildiği üzere, MS 920 yılında, Kievan Rusların ağır bir mağlubiyete uğradığı büyük bir muharebe olmuş, bunun sonucunda, MS 894 yılında Macarlardan boşalan Karadeniz kıyısındaki topraklara yerleşmiş olan Kievan Ruslar, Dinyester nehrinin kuzeyine çekilmek zorunda kalmışlardır.
Peçenekler, MS 920 yılında ağır bir mağlubiyete uğrattıkları Kievan Ruslarla MS 943 yılında da Bizans’a karşı ittifak yapmıştır. Bu sürekli değişen ittifaklar ortamında MS 965 ve 969 yıllarında Rusların Hazar topraklarına saldırıları ve Hazar başkenti Atil’i tahrip etmeleriyle Hazar Kağanlığı sona ermiştir. Bu dönemde de Peçeneklerin MS 968 yılında Kiev’i işgal ettiği, MS 970-971 yıllarında ise tekrar Kievan Rusların Bizans’a saldırılarına yardımcı oldukları, ancak MS 972 yılında da Kievan Rus prensini öldürdükleri, Kievan Rusların bu dönemde geniş surları olan bir şehir olan “Pereiaslav” şehrini kurarak Peçeneklerden korunabildikleri tarihi kayıtlarda yer almaktadır.
Peçenekler bu yüzyılda Kırım Yarımadası ve güneybatı Avrasya steplerinin çoğunu kontrol eder hale gelmişlerdir. Bizans imparatoru Constantine Porphyrogenitus, MS 950 yılında, Patzinakia (Peçenek) ülkesinin “Tourkias” (Macaristan) ülkesine 4 günlük yol uzaklığına, doğu Karpat dağlarına kadar ulaştığını yazmıştır.
Hazar Kağanlığının dağılması üzerine MS 990 yılında Kafkas-Karadeniz steplerine Kıpçak-Kumanların gelmesi üzerine de, Peçenekler Danube bölgesinden Balkanlara geçmiş ve Peçeneklerin de bu bölgede kurduğu birlik (MS 750-990) sona ermiştir.
Balkanlara, Peçeneklerin ardından Oğuzlar, daha sonra da Kıpçak-Kumanlar gelmiştir. Süreç içinde bu boyların bir kısmı Hristiyan olmuş, bir kısmı bölgede Bizans’ın esiri olarak bulunan/kimi kaynaklara göre de Misyoner Müslümanlar vasıtasıyla İslamiyet’i seçmiş, birbirine karışmış, birbirleriyle Bizans ve Hristiyanlık adına veya birlikte Bizans’a karşı savaşmışlar, Macaristan, Moldova, Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan ve Bosna Hersek bölgelerine yerleşmişlerdir. Bizans İmparatoru, İskit-Türk ilişkisinin bir başka biçimde ifade edilmesi anlamını da taşıyan bir biçimde, bir dönem (MS 1045 yılında), Türk boylarına mensup askerlere  “Skythicon” (İskit Savaşçısı) ismini vermiştir.
Peçeneklerin bu dönemiyle ilgili Ermeni kaynaklarında iki kayıt bulunduğu belirtilmektedir, birinci kayıt MS 1050 yılında Peçeneklerin Bizans topraklarında büyük tahribat yaptıkları, ikinci kayıt ise 1071 yılı Malazgirt Savaşının en önemli safhasında Peçenekler ve bazı Oğuz boylarının Bizans saflarından Selçuklu saflarına geçtikleriyle ilgilidir.
Malazgirt Savaşından sonra 1091 yılında Bizans, Peçenekleri “Levounion” savaşında ve 1122 yılında Bulgaristan topraklarında mağlup etmiştir. 1100’lü yıllardan itibaren de Peçenekler süreç içinde kendilerine katılan Aba, Balkar, Batur, Bıçaklı, Eke, İlbey, Küre, Karaca, Temir, Teber, Sol isimlerini taşıyan bazı Hun, Avar, Oğuz, Kıpçak ve Bulgar Türkleri boylarıyla birlikte Bosna-Hersek ve Hırvatistan bölgesindeki Kangarların yanına yerleşmeye başlamışlar ve nihayetinde, Kangar boyu liderliğinde, günümüz Bosna-Hersek ve Hırvatistan topraklarında Besenyo-Boşnak adı altında devletlerini kurmuşlar, bu devlet 15.yy’da Osmanlı İmparatorluğu tarafından sonlandırılana kadar 150 yıl ayakta kalmıştır. Tarihçiler bu dönemlerde konuşulan dilin Ogur-Kıpçak olduğu, Osmanlı sonrası Oğuz dilinin bunun yerini aldığını belirtmektedir.
Prof. Anatole A. Klyosov, özet olarak anlatılırsa, gen araştırmalarının; Altay-Sibirya’dan yola çıkan Kangarların 5.275±930 yıl önce Sümerler dönemine denk gelen bir zamanda Mezopotamya bölgesinde ortaya çıktıklarını gösterdiğini, Türklerle ilgili dil, onomastik (adların kökeni bilimi) ve biyolojik bağı olduğuna dair kanıtlar bulunan Sümerlerin devamı halklardan biri olarak kabul edilen günümüz Asurilerinin de %40’a kadar ulaşan oranda Sümerlerin kurucu kabilelerinden Kangarlar/Kengerlerle aynı Altay (R1b) ata-geni taşıdığını, Kangarların asıl hareketlerinin batıya olmasına rağmen bir bölümünün de MÖ 2.yy’da yeniden Kırgız steplerinde ortaya çıktıklarını, MS 750-900 yılları arasında Kangar-Besenyo-Boşnak adı altında Kafkas-Karadeniz stepleri ve Balkanlarda, daha sonra Bosna-Hersek ve Hırvatistan’a yerleştiklerini gösterdiğini belirtmektedir.
Prof. Anatole A. Klyosov, günümüzde dünyanın çok faklı bölgelerinde hatta modern Avustralya kıtasında bile Peçenek/Boşnak DNA’sına rastlandığını eklemektedir.

Kangar/Peçenek/Boşnak – Sümerler

Prof. Anatole A. Klyosov’a göre, Kangar/Peçenek/Boşnakların Sümerlerle doğrudan ilişkisi bulunmaktadır. Sümerler hakkında, Prof. Anatole A. Klyosov’un sözünü ettiği gen bilimi dışındaki kanıtlar Atatürk döneminden bu yana ileri sürülmektedir. Bunların bazıları;
Kovalev, Roman K. “Hunlar” isimli eserinde, “Yazılı tarihin çok sınırlı olduğu dönemlerde Ortadoğu bölgesi insanların yerleşik hayat yaşadığı bölgeydi. İnsanlık tarihinin şafak vakti diyebileceğimiz bu dönemde, Kang adında bir Türk boyunun Orta Asya’dan başlayan ve Ortadoğu bölgesine varan ayak izlerini görürüz” anlatımında, Orta Asya’dan gelen Kang isimli Türk boyunun Sümerlerle ilişkisini ifade etmektedir.
Ortaasya, Kuzey Karadeniz ve Avrupa tarihinde de birçok defa ismi geçecek olan Kang/Kanglı/Kangar boyu Oğuz boylarındandır. Oğuz Han Destanında, Kağnı tekerleğini ilk yapan boy olmaları nedeniyle bu boya bu ismin Oğuz Han tarafından verildiği anlatılmaktadır. Araba tekerleği ile ilgili en eski kayıt da, tekerlekli bir kızağı resmeden Sümer çizimleridir. Döner masa ile çömlek üretimine de aynı tarihlerde yine Mezopotamya’da rastlanmaktadır. Bu nedenle Tekerleği ilk icat edenlerin Sümerler olduğu kabul edilmektedir.
Türklerin hayvancılığa dayalı göçebe ekonomileri yanında atın ehlileştirilmesi ve tekerleğin icadının Dünyada ilk küreselleşme dalgasını da başlattığı kabul edilmektedir.
Alman Dil bilimci F. Hommel ve Sümer uzmanı Lenghin’e göre, Sümercede 350 kelimenin anlamı Türkçe ile aynı veya yakın anlamlıdır.
Benno Landsberger DTCF Dergisinde yayınlanan “Sümerler” isimli makalesinde Sümercenin cümle yapısının çok karmaşık olduğunu fakat cümle yapısı ve mantıki düzeni açısından Türkçe’ye benzediğini yazmaktadır.
Dilbilimci Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 1947 yılından bu yana Uluslararası Kongrelerde Sümerce ile Türkçenin paralel diller olduğunu savunmuş, Türk dilinin genç bir dil olduğunu iddia edenlere karşı Türk dilinin eski bir dil olduğunu anlatan 1990 yılında yazdığı özel kitapta da [Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1990] bunun kanıtlarından biri olarak Sümerce 165 kelimenin Türk dili sözcükleri olduğunu, hatta iki kelimeden yapılmış, yeni bir kelimenin (kap kacak) Türkçe ve Sümerce de aynı sıra ve aynı manada kullanıldığını göstermiştir.
Osman Nedim Tuna tarafından Sümerce metinlerde geçen Türk dilinin sözcüklerinin bazıları şunlardır; (Az=Az, Baba=Baba, Uş=Üç, Er=Er, Kuş=Kuş, Kız=Kız, Kal=Kal, Çolpan=Çoban, Kur=Kur, Küre=Küre, Koru=Koru, Kan=Kan, Jaz=Yaz, Tuş=Tüş=Düş, Jün=Cün=Yün, Ul=Oğul, Işık=Işık, Jol=Col=Yol, Jır=Yır=Şarkı).
Babil’liler dönemine atfedilen ve Londra British Museum’da olan bir tablette Zodyak çizimi bulunmaktadır. Zodyak, ekliptiğin iki yanında, aşağı yukarı 10 derece genişliğinde, içinde Güneş’in ve gezegenlerin döndüğü bir gök kubbe kuşağıdır. Yapılan incelemede bu çizimde yer verilen yıldız takımının ancak 40 ve 46 enlem dereceleri arasından görülebileceği, bu enlem derecelerinin de Hazar Denizinin doğusundan başladığı ve bu çizimi yapanların oradan geldiğinin kanıtı olduğu belirtilmektedir.
Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı, eserlerinde Sümerlerin Mezopotamya bölgesine Orta Asya’dan göç ettiklerini, Sümer medeniyeti ile Orta Asya kültürü arasındaki benzerlikleri belirterek bu tezi ispatlamaya çalışmıştır. Orta Asya ve Sümer kültüründe dağların doruklarının kutsal sayılması ve dağların doruklarında yaşayan çeşitli tanrılara inanılması gibi benzerliklerin iki bölge arasında köken birliğinin ya da kültür etkileşiminin kanıtı olduğu görüşünü savunmuştur.
Prof. M. Zakiev, ‘Akatlar’ın kaynaklarında, Sümerlerin yaşadığı Bağdat’ın güney bölgesini Kienkir (Kangar) bölgesi ve Subar’ların yaşadığı Bağdat’ın kuzey bölgesini Subartu bölgesi olarak belirttiklerini, Akatların, Kienkir (Kangar) bölgesinde yaşayanları Sümer, Subartu bölgesinde yaşayanları Subar olarak adlandırdıklarını açıklamakta ve Feridun Ağasıoğlu’na atıfta bulunarak, Sümer ve Subar’ında Sibir/Sabir/Suar/Samar ile Özbekistan Samar-kend ve İdil Bulgar Türklerinin kentlerinden Samara gibi Türk dili isimlendirmeleri ve Türk dili konuşan boyların isimleriyle alakalı olduğunu belirtmektedir.
MÖ 2300-2200 yıllarına ait Babil tabletlerinde de, Mezopotamya’nın atlı göçebe kabileleri Sabir, Kuman, Quti, Lulu ve Turuk ile ilgili kayıtlar bulunmaktadır. [Klyosov A. “Overview Of Turkish Genetics” 2010-2012]
Prof. M. Zakiev, bölgede Akatlar döneminin başlamasıyla da, Kangarların bir kısmının asimile olduğu, bir kısmının da bölgeden ayrılarak Harzem bölgesinde ortaya çıkarak “As” kabileleriyle birlikte Harzemlerin oluşmasını sağladıklarını belirtmekte, Sümerlerin de kendilerini Kienkir (Kangar) olarak adlandırdığını, Kangar isminin Boşnakların en eski ismi olduğunu eklemektedir.
Not: Üzerinden 5.000 yıl geçmiş Sümerler döneminin çok eskilerde kalmış bir dönemi ifade ettiği düşünülse de, ölçü birimi yıl yerine-nesil olduğunda, her 20-25 yılda yeni bir nesil hesabıyla, 200-250 nesil’i kapsayan bir dönemi ifade ettiği görülmektedir.

HAZARLAR



HAZARLAR

Göktürklerin Kafkasya bölgesini denetimlerine aldığı ve Kırım sahillerindeki Bizans limanlarını 14 yıl süren abluka dönemlerinde Göktürklerle birlikte hareket eden Hazarlar,  Kafkasya ve Aşağı İdil (Volga) bölgesi Göktürk budun beyliği dönemlerinde de bölgedeki etkinliklerini artırmışlar, Göktürk Kağanlığının dağılması üzerine Batı Göktürkleri ve Hazarlar, “Kağan” ve “Bey” isimlerini taşıyan çift yöneticisi olan Hazar Kağanlığını kurmuşlardır.
Hazarları oluşturan boylar, dönemin tüm yazılı kaynaklarında Türk boyu olarak tanımlanan Hazarlar başta olmak üzere, Oğuz,  Hun, Onogur, Saragur, Bulgar, Suvar, Sabir, Alan ve Asesler gibi Türk boylarıdır.
Onomastik (Adların Kökeni) bilimine göre, Ab-khaz ismi de, Hazar (Khaz-ar) ismiyle; Abazin, Abazinian isimlerinin de “Az” ismiyle alakalı olduğu görülmektedir.
Bulgar tarihçi B. Zhivkov; “Alan, Bulgar ve Hazarların Sriderya nehri boyunca ve Volga’nın doğusunda yaşayan birbiriyle alakalı boylar olduğunu, A. Skirpin’in bunların Hun Birliği içinde yer aldıklarını varsaydığını” belirtmektedir. [Khazaria in the Ninth and Tenth Centuries, 2015]
Birçok tarihi veri yanında son yıllarda gen araştırmaları da, Hazar Kağanlığı oluşturan halkın daha çok yukarıdaki haritada gösterilen “Batı Göktürk Kağanlığı coğrafyası” boylarının oluşturduğunu göstermektedir.
Sayılan bu boylar Ogur ve Oğuz dilleri konuşmakta olup, bu diller arasındaki farklılıklar Hazarlar döneminde azalmış ve günümüzde Oğuz-Kıpçak olarak isimlendirilen Hazar dili oluşmuştur. İdil bölgesinde yaşayan Ogur grubu bir dil konuşan İdil Bulgarlarının dilinde de benzer değişiklikler meydana gelmiş, günümüzde Kuzey Türklerinin büyük bir bölümü tarafından konuşulan ve “Türk dillerinin Kıpçak koluna ait olmakla birlikte Oğuz grubuna ait özelliklere de sahip” olarak tanımlanan bu dil Hazarlar döneminde biçimlenmiştir.
Hazar Kağanının, Endülüs Emevî Devleti Vezirine yazmış olduğu mektupta, Hazarların soy kütüklerini; “Atalardan kalma soy kütüğümüze göre Togarma’nın on oğlu vardı. Biz yedinci oğul Hazar’ın soyundan geliyoruz” sözleriyle açıklamaktadır.
Togarma konusunda Prof. M. Zakiev, “İbranicede ‘ma’ ekinin çoğul eki olduğunu, “Togar” ve Kırım’ın yerli halkı İskit kabilesi “Taur” isimlendirmelerinin çok yakın bağlantılı olduğunu, önceleri Batı Göktürklerin bölgedeki budun beyliği daha sonra güçlü bir hanlık olarak 500 yıl civarında Kafkas-Karadeniz steplerinde hüküm süren, Kırımdaki varlığı ise Hazariye ismiyle küçük bir Hanlık olarak MS 1100 yıllarına kadar devam eden, kendilerini “Togarma”nın oğlu olarak adlandıran Hazarlar ile Taurların ilişkisinin, aynı zamanda, Türklerin bu bölgede antik çağlardan beri var olduklarını gösterdiğini belirtmektedir.
Hazarlar, Göktürk Kağanlığının dağılması üzerine kurulan Büyük Bulgarya Hakanı Kubrat Han’ın 665 yılında ölmesi sonrasında Bulgarların üzerine yürümüştür. Kubrat Han’ın üç oğlundan biri olan Asparuk batıya bugünkü Romanya’nın Danube bölgesine, ikinci oğlu Kotrak kuzeye İdil/İtil bölgesine yönelmiş, Üçüncü oğul Bayan liderliğindeki Bulgarların ana gövdesini oluşturan kısmı ise, Hazarların hâkimiyetini kabul ederek Hazar boylarından biri haline gelmiştir.
29Kaynak; Vikipedi, Author; Frode Inge Helland
Hazar Kağanlığı, Kafkas-Karadeniz stepleri ile Kırım yarımadası ve Azerbaycan’ı kontrol altına alarak güçlü bir Devlet haline gelmiş, Hazarlar döneminde Kafkas Denizinin ismi “Hazar Denizi”, Arapça “Bahr-ul-Khazar” Farsça “Daryaye Khazar” adını almıştır.
Yukarıdaki Haritadan da görüldüğü üzere, Hazar Kağanlığı topraklarının, Doğu’da Aral gölüne, batıda Macaristan’a, Kuzey’de İdil-Volga Bulgarları topraklarına ulaştığı, Güney’de ise Doğu Anadolu’nun bir kısmını kapsadığı görülmektedir.
Hristiyan ve İslam dinleri arasındaki çatışmaların yüksek olduğu bu dönemde, çağdaşı ülkelerde düşünülemeyecek dini hoşgörüye sahip bir yönetim kuran Hazarlar, kurdukları şehirlerde hem Camiler, hem sinagoglar hem de kiliseler inşa ettirmişler, her dinin temsil edildiği bir Yüksek mahkeme kurarak, her dinin kendi mensuplarını yargılama düzenini kurmuşlardır.
Mülteci durumuna düşen Bizans ve İran Yahudilerini ülkesine davet eden Hazarların döneminde, Avrupa’da zulme uğrayan Yahudilerin yıldızı parlamış, Hazarların bir kısmı da Yahudiliği benimsemiştir. Yahudilerin çoğunluğu bölgede Hazarların ve önceki Türklerin kurduğu şehirlerde yaşamışlardır. Türkçe isimli Kiev (Kyiv), Tmutarakan (eski adıyla Phanogoria/Onogur), Balanjar, İtil/Atil, Hazara, Kerç, Bospor,  Sudak, Çufutkale, Sarkel, Samandar Hazar şehirlerinin bazılarıdır. [Bir Türk İmparatorluğu: Hazar Yahudileri, Kevin Alan Brook, İstanbul, 2005]
Hazar şehirleri Balanjar (Belenjer) ile Kayakent (Kayıkent), Kayı Hunlarının yaşadıkları şehirlerdir. Derbent civarındaki günümüzde de Türklerin yaşadığı Kayakent (Kayıkent) bizzat Kayı’lar tarafından kurulmuştur. Kayı, Masgut ve Hunların bir şemsiye misali Hazarları çevreledikleri görülmektedir. [Azgar Mukhamadiev, “Ancient Coins of Kazan- Khazar Coins of the 8th – 9th cc.”, 2005]
Mukhamadiev, Magen Dovid’in Yahudiliğin sembolü olarak uyarladığı ‘Hexagon’ sembolünün de çeşitli biçimlerinin ondan çok önce Hazar zanaatkârları tarafından yapıldığını eklemektedir.
Hazarlar döneminde bölgedeki Türk boylarının büyük bir bölümü yerleşik hayata geçmiş, tarım, ticaret, zanaat, şehirleşme alanlarında yaşanan gelişmelerin İdil Bulgarları bölgesinde de aynen gerçekleşmesiyle Kırım, İdil ve Kafkas-Karadeniz stepleri bölgesinde birleşik bir kültür oluşmuştur.
Hazar Kağanlığı döneminde sayılan bu gelişmelerin yaşanması ve bölgede bütünleşmiş bir uygarlık ortamının kurulmasına rağmen, Hazarlar dönemi, aynı zamanda tam bir türbülans/çalkantı dönemidir. Bu dönemde siyasi, etnik, ticari ve askeri mücadeleler yanında dini mücadeleler de önemli olmaya başlamış ve süreç içinde belirleyici hale gelerek bölgenin istikrarsızlaşmasına yol açmıştır.
Hazarlar ile Emevî Hilafet Devleti arasında şiddetli savaşlar olmuş, Hazar topraklarına gelen Emevileri iki defa yenilgiye uğratan Hazarlar, üçüncü savaşta başkentleri Atil’i de işgal eden Emevilerle İslamiyet’i kabul ederek barış anlaşması imzalamış, ancak üç yıl içinde Emevilerin yerini Abbasilerin alması üzerine tekrar bağımsızlığını ilan eden Hazarlar, Devletin dini olarak Yahudilik dinini seçmişlerdir.
Abbasilerin yayılmacı politika yerine diplomasiye ağırlık vermesi, çatışma ortamına son vermiş, ancak Abbasilere gelin verdiği kızının doğum sırasında ölümü sonrasında zehirlendiği dedikoduları üzerine Hazar Kağanı, Hilafet Devleti sınırları içindeki Hristiyan toprakları olan Ermenistan ve Gürcistan’ı kendi topraklarına katmıştır.
Doğu Avrupa cephesinde ise yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. Hazarlar döneminde Vikinglerin “Varangian Rus” klanı, 8.yy başlarında İskandinavya’dan günümüz Ukrayna topraklarına yerleşerek birçok ticaret kasabaları kurmuş, önce Slavlarla daha sonra İdil Bulgarları ve Hazarlarla ticari ilişkiler geliştirerek Semerkant, Buhara bölgesi dâhil Türk dünyası ile Bizans, Yunan, Avrupa ve İskandinavya arasında ticaret ağının önemli aktörlerinden biri haline gelmiş, geniş ticaret imkânları neticesinde ekonomik gücünü artırmıştır.
Bizans’ın, Macarlar ve Peçeneklerin bölgeye gelmesi sonrasında gelişen olaylar neticesinde, Doğu Avrupa ticaret yolunun istikrarsızlaşması nedeniyle Hazarlarla işbirliği içinde Kırım sahilinde MS 830 yılında “Theme of Cherson” adıyla bilinen ticari ve askeri garnizonu kurması ve Hazarların da İdil/Don nehri kıyısına Sarkel şehri ve garnizonunu kurması üzerine, Varangian Ruslar ticaret imkânlarına müdahale olarak gördükleri bu gelişmelere karşı Bizans ve Kırım’a saldırmaya başlamışlar, Bizans ise, Rus ve Slavların Hristiyanlık dinini benimsemelerini sağlama yoluna gitmiş ve çeşitli faaliyetleri sonucunda MS 860 yılında Rus ve bölgedeki Slavlar Hristiyanlığı kabul etmiştir.
Bizans, Hazarların da Hristiyanlığa geçmeleri yönünde çaba harcamış, Hazarların kabul etmemesi üzerine, Hazar ülkesindeki feodal devlet konumundaki Alania ile ilişkilerini geliştirerek bir kısmının Hristiyanlığa geçmesini sağlamıştır.
Bu gelişmeler sonucunda Bizans-Rus ittifakı oluşmuş, MS 882 yılında Ruslar, Hazar şehri Kiev’i işgal ederek, “Kievan Rus” adıyla bilinen Knezliği kurmuş ve bölgede siyasi bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Kievan Rusların, onlar adına Slavlardan vergi toplama işini düzene sokacağı ve Hazarlara ödeyeceği taahhüdü üzerine Hazarlar Kievan Rus Knezliği’nin kurulmasına onay vermiştir.  Kievan Rus adındaki bu gevşek Slav Federasyonu, günümüz Rus, Belarus ve Ukrayna halkları tarafından kültürel ataları olarak kabul edilmektedir.
“Kievan Ruslar, Hazarların çifte Kağan sistemini benimsemiş, hatta Rus Prensleri Kağan unvanı kullanmış, Hazarların yargı sistemini aynen almış, hatta Hazarlar gibi giyinmişlerdir.” [Kevin Alan Brook, 2005]
Hazarlar döneminde Orta Asya ve Aral-Balkaş steplerinde önemli değişikliler meydana gelmiştir. I.Göktürk Kağanlığının dağılması sonrasında 659 yılında kurulan Batı Göktürk boyları Kangar, Kimek, Kıpçak, Kuman ve Oğuzların bileşeni oldukları Kangar Konfederasyonu, bölgede askeri güçle yayılma yöntemleri kullanan Emeviler yerine diplomasi yöntemleri kullanan Abbasilerin Hilafet Devletinin yönetimini ele geçirmesi ve bunun Türklerle Hilafet Devleti arasında yeni ilişkiler kurulmasına yol açtığı ortamda, MS 750 yılında, kendini feshetmiştir.
Bunun üzerine Kangarların bazı boyları ve Kangarların batı kolu olan Peçenekler, Hazar Kağanlığı toprakları üzerinden Romanya Danube bölgesine geçerek süreç içinde bölgede önemli bir güç haline gelmiştir. Bizans İmparatorluğunun, siyasi ve dini etkisi ile ticari ilişkilerini artırmak için bir avantaj olarak kullandığı bu çalkantılı dönemin sonunda, Macarlar da MS 894 yılında bugünkü Macaristan topraklarına göç etmişler, Macarların boşalttığı alanlara kısa bir dönem de olsa yerleşen Kievan Ruslar’da böylece Karadeniz sahillerine ulaşmışlar ve sahil kesiminden Hazarlara saldırılarını artırmışlardır.
Hazarların, Bizans’ın Sasani Devleti ve İslami Hilafet Devletlerine karşı mücadelesinde yardım etmesine ve bölgedeki Türk boyları ile Bizans arasında tampon işlevini görmesine rağmen, Rusların Hristiyanlığa geçmesiyle birlikte Bizans, Hazar ülkesinde yakın ilişkiler kurarak Hristiyanlık dininin yaygınlaşmasını sağladığı Alania Özerk Feodal Devleti halklarının bazı grupları vasıtasıyla Hazar topraklarında karışıklıklar çıkarmaya başlamış, ardından bölgede bir güç haline gelen Ruslarla ittifak kurarak 940 yılında Kırıma saldırmış ve savaş Hazarların Kırım’ı kaybetmeleriyle sonuçlanmıştır.
965 ve 969 yıllarında Rusların Hazar topraklarına saldırıları ve Hazar başkenti Atil’i tahrip etmeleriyle Hazar Kağanlığı sona ermiştir. Hazar Kağanlığının sona ermesiyle birlikte Güney Sibirya steplerinde yığılmaya başlayan Kıpçak-Kumanlar Kafkas-Karadeniz steplerine ilerlemiş ve kısa dönem içinde bölgenin yeni hâkim gücü olmuşlardır. Hazar Kağanlığının tarihi, etnik kimlikler yerine dini kimlik ve ittifakların belirleyici olduğu yeni bir döneme girildiğinin en açık kanıtı olarak görülmektedir.
Hazarlar döneminde, Avrasya’nın dinlerin mücadele alanına dönüşmesinin, Türk boylarının çeşitli dinleri seçmesiyle Türk Dünyasında tam anlamıyla bir parçalanma dönemini de beraberinde getirdiği görülmektedir.
Tengri inancında olan Hazarlar bölgedeki Hristiyanlık ve İslamiyet çekişmesine taraf olmamak için Yahudiliği, Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki Türk boylarının önemli bir kısmı Hristiyanlığı, Emevî ordularıyla çok sert çatışmalar içine giren Türgeşlerin büyük kayıplar verdiği bu ortamda Orta Asya Türk boyları da Abbasiler döneminde İslamiyet’i seçmiştir.
Hazarların Yahudiliği benimsemesi sonrasında adım adım Bizans, Rus ve Kafkas Hristiyanlarının ağır saldırılarına maruz kaldığını gören İdil/Volga Bulgarları da Türkistan bölgesinde İslamiyet’in daha yaygın olması ve devrin güçlü devletlerinden ve Türklerle iyi ilişkiler geliştiren Abbasi Hilafet Devletinin desteğini kazanmak için İslamiyet’i tercih etmiştir.
Uygurların bir bölümünün Budist olduğu, İslamiyet’i seçen Türk boylarının özellikle Oğuzların Aral bölgesinden Güneye yöneldiği ve süreç içinde Kınık boyu liderliğinde Büyük Selçuklu Devletini kurdukları, Kafkas steplerinde Hazarların varlığı nedeniyle Güney Sibirya Aral-Balkaş steplerinde yığılmaya başlayan Kimek-Kıpçak-Kuman Konfederasyonundaki boyların ise bu dönemde halen eski Tengri inancını taşımakta oldukları tarih anlatımlarında belirtilmektedir.

Hazar Yahudileri

Çok sözü edilen Hazar Yahudileri konusunda ise, Prof. Anatole A. Klyosov “Ancient History of the Arbins, Bearers of Haplogroup R1b, from Central Asia to Europe, 16,000 to 1,500 Years before Present -2012 “ isimli makalesinde özetle;
Hazarların, Bulgarlar gibi antik Ases klanı neslinden olduğunu, genetik olarak Hazar ve Bulgarların çok yakın olmakla birlikte aralarındaki farkın Hazar Kağanlığının ikinci geniş boyunu teşkil eden ve ayrı bir tarihi olan Bulgarların Suvar kolu olduğunu, Suvar ve Bulgarların 5800 yıl önce iki kola ayrıldığını, Bulgarlar Baktria ve Tokaristan (Pamir) bölgesine giderken, Suvar’ların Subar adı altında Babil bölgesinde ortaya çıktığını, daha sonraki uzun yüzyıllar sonrasında Dağıstan bölgesine yerleşen Suvar’ların, Baktria bölgesinden Kafkas-Karadeniz steplerine gelen Bulgarlarla yeniden birleştiklerini ve aynı dili konuştuklarının görüldüğünü, daha sonra Suvar’ların (Kubrat Han oğlu Asparuk ile birlikte) Danube bölgesine gidenlerinden sağ kalanlarının bir bölümü ile Ukrayna ve Rus bölgesindeki Ashkenaz (çoğulu Ashkenazim) Yahudilerinin bir bölümünün aynı genetik özellikleri taşıdığının görüldüğünü belirtmektedir.
Ashkenaz Yahudilerinin tümünün Hazar Kağanlığı mensuplarından olmadığını, Kıpçak Kağanlığından, İran ve Kafkas Yahudilerinden, Balkanlardaki ve Kuzey Doğu Avrupa’daki Türk topraklarından çok farklı orijinlerin bulunduğunu, Hazarların yıkılmasından sonra savunmasız ve saldırı altında kalan Hazar Yahudilerinin Avrupa’ya dağıldığını, entelektüel ve mali kapasiteleri nedeniyle bazı Devletler tarafından kabul edildiklerini eklemektedir.
Hazar kökenli Yahudilerin, Ukrayna Yahudilerinin yüzde 60’ını, tüm Ashkenaz Yahudilerinin de yüzde 25’ini oluşturduğu, Hazar Türk Yahudilerinin bir bölümünün de Bizans döneminde İstanbul’a (Balıkpazarı, Balat, Edirnekapı ve Galata) yerleştiği, İstanbul-Karaköy isminin de, Hazar Türk boyları olan Karaim ve Karait’lerin Yahudilerin Talmud’u reddeden Karay mezhebini benimseyerek aldıkları “Karay” isminden geldiği belirtilmektedir.

TRAKLAR



TRAKLAR

Romanya Danube bölgesi ile Trakya arasındaki Balkan coğrafyasında MÖ 6 ve 3 yüzyıllar arasında etkili olan Trakların (Thracians) yarı yerleşik bir halk oldukları, arkalarında yazılı bir kaynak bırakmadıkları belirtilmektedir.
Buna rağmen Trakların Hint-Avrupa dilinin Satem grubuna giren bir dil konuştuklarını iddia edenlere rastlanmakta, hatta bir taraftan mezar kültürü olduğunu belirttikleri Trakların, diğer taraftan ta ölülerini yaktıklarının bile iddia edildiği makaleler yazıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi, ölülerini yakma kültürü Hint Kültürü olup, Hint-Avrupa dili Satem grubuna da Fars, Ermeni ve Hintliler gibi halkların konuştuğu Hint-İrani diller girmekte, yakılan ölüler için mezar da yapılmamaktadır.
Yine, tüm Altay-Sibirya kavimleri gibi Mezar Kültürüne sahip oldukları görülen Trakların mezar kapılarının güneş ve yıldız hareketleri ile ilişkisi olduğu belirtilerek Trakların Güneş tanrısına inandıkları iddiasının ileri sürüldüğü de görülmektedir.
Hatta bir yandan Trakların bu bölgedeki tarihlerinin MÖ 1.000-2.000 yıllarına kadar gittiği belirtilirken, diğer yandan da, ilk Pers (Achaemenian) İmparatorluğunun MÖ 539 yılında kurulmasına rağmen, Trakların bu bölgeye Pers istilası zamanında yerleştiklerine dair anlatımlara bile rastlanmaktadır. Ancak Pers İmparatorluğunun sınırlarının o dönemde Herdot’un belirttiği gibi Trakların yaşadığı (Danube nehrinin Karadeniz kıyılarını) kapsamadığı da bilinmektedir.
Buna benzer sürekli değişen kurgulara dayanan Hint-İrani dayatmalarla tarihin anlaşılamayacağı da görülmektedir. Traklarla ilgili tarihi verileri antik kaynaklara dayanarak açıklamak gerekmektedir:
  • Herodot, Trakların Danube nehrinin Karadeniz kıyıları bölümünde, Taurların da Danube dağlık bölgesinde yaşadıklarını yazmıştır. [Herodotus, 4, 93]
  • Balkan Coğrafyasında yaşayan İskandinav-Avrupa ve Kuzey Afrika kökenli halklarda rastlanmayan ancak tüm Altay-Sibirya kavimleri gibi Traklar’da da, At kültürünün çok önemli olduğu görülmektedir.
  • Yine, Trakların en önemli mitolojileri, Hint-İrani halkların hiç hazzetmediği Kurt Mitolojisidir. MS 4 yy. da Dacia Piskoposu Nicetas da Trak kabilelerinden Bessi’leri “Dağ Kurtları” olarak adlandırmıştır.
  • Kurt Mitolojisini Avrupa’da uzun yüzyıllar yaşatan halklardan olan Trak kabileleri Get (Getea) ve Daklar (Dacian) Herodot tarafından da Trakların en savaşçı kolu olarak tanımlanmıştır.
  • Ortodoks kiliselerinde Kurt başlı insanların haç taşıdığı gravürlerle Dakların (Dacian) Hristiyanlaştırılmaları sağlanabilmiştir. (Bakınız: ”Göktürkler” bölümü)
  • Yine Trakların en önemli özelliklerinden biri olarak belirtilen Megaliths ve Dolmen kültürü de, Sibirya’dan Amerika Kıt’ası Yerlilerine, Ortadoğu’dan İngiliz adalarına kadar Altay-Sibirya halklarının göç ettikleri tüm coğrafyalarda yaygın bir şekilde rastlanan karakteristik bir özelliktir. (Bakınız: Google Görseller; Gornaya Shoria; Dolmen)
  • Trakların nesillerinin günümüzde de yaşadığı Balkan Coğrafyasında yapılan gen araştırmaları da; Balkan halklarının Altay-Sibirya (R1), Kuzey Afrika (E1b1) ve İskandinav-Orta Avrupa (I2) Y-Haplogrupları taşıyan halkların çeşitli oranlarda karışmasından oluşan halklar olduklarını göstermiştir.
  • Balkan halklarının ve Pro Hint-Avrupa dilinin ortaya çıkış süreci de, Prof. Anatole A. Klyosov tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır. (Bakınız: “Gen Bilimine göre Türkler” bölümü)
Trak isminin kökeni konusunda da;
  • Pomponius Mela’nın 1.yy başlarında Azak Denizinin kuzeyini ‘Turkae’ olarak adlandırdığı,
[C.Beckwith-2009 “Empires of the silk Road“] [K.Czegledy-1983 “From east to West“] [P.Golden-1992 “Introduction to the history of the Turkic people“]
  • Bu bölgedeki kabilelerin “Tyrkae” olarak telaffuz edilen “Türk” olduğunun MS 77 yılında yazılan “History of Pliny the Elder” de de yer aldığı belirtilmektedir.
[C.Beckwith-2009 s.115]  [D.Sinor-1990 “Cambridge History of Early Inner Asia“ s.285]
Söz konusu Antik çağ kaynakları ve tarihçilerinin anlattıklarından, Trak kabilelerinin de, çağdaşları ve komşuları olan Taurlar gibi Kafkas-Karadeniz stepleri üzerinden Balkanlara gelen Hunlar, Avarlar, Bulgar Türkleri, Oğuzlar, Peçenekler-Boşnaklar, Kıpçak-Kumanlar gibi klasik Devlet örgütlenmesi yerine gerektiğinde birlikler kuran bir toplumsal ve siyasal örgütlenme anlayışına sahip olduklarını da göstermektedir.
Türkolog Prof. M. Zakiev, Thrac/Trak isminin de Türk ismi gibi “Dağ Halkı” anlamına gelen “Tau-er”-“Tu-erk” köküyle ilişkili olarak ortaya çıktığı görüşündedir.